IP adresi



sayfa içeriği

merhaba

  • 22/9/2007 - Değerlendirmeler ve Ruh Kaldırımı
  •  

    ,

     

    Öyküme bir ön yazıyla başlayayım:

    a.Daha mutlu bir dünya için :Faust`tan bir alıntı pasaja dayanarak, yapabileceklerimiz hk.... (Yazı)

    Eğer kendilerini insanoğlu içindeki birbiri’yle ve ya da kendi’yle tomar halinde kamaşmış şeyler’e göre algılama eğilimindeyse batı yakasının idare edici mevkilerdeki teorisyenleri, Faust’taki bazı yerleri çok daha dikkatlice okumalılar. Ne deniyor, hangi cümlelerde ne var, buralardan ne(ler) çıkarılabilir, hangisi bunların uygulanabilir… Öyle ya, gidip çiçekçiye bütün çiçekleri alacağım dersen ve adam sana kaktüs cinsli bir şey de verirse ki olasıdır, o zaman neden hastanelik oldum deme hakkın olabilir mi hiç?
    -
    Faust’tan bir pasaj vermeden önce, yine aynı kitaptan bazı dizelere dikkat çekmek isterim:


    Faust: “Zavallı şeytan bana ne verebilirsin ki….
    Bunları mı sunacaksın?
    Göster bakalım,
    Koparılmadan çürüyen meyveyi,
    Her gün yeniden yeşillenen ağacı!”

    Mefisto: “İyice düşün,
    Bu sözlerini unutmayacağız.”
    Faust:
    “Bana sonsuz hakkın var;
    Gafil bir kibirle konuşmadım,
    Varolduğum sürece kul kalacağım,
    İster senin ister başkasının.”
    Mefistofeles: “Hemen bugün, yeni doktoranı yemekte kutlarken,
    Hizmetkarın olarak yapacağım görevimi.
    Ancak bir şey daha- ölüm var, kalım var,
    Birkaç satır rica …..”
    Faust:
    “Bir de yazılı belge mi istersin….”
    …….


    Aldığın şeye dikkat edeceksin, yaptığın işe özverini vereceksin, güzel bir dünya için güzel uygulamalar getirip sonra sabredeceksin…
    -


    1.Hani bize derler ya çok toplumsalız diye. Halbuki dört bir tarafa bakıyorum Türkiye’de, fırsat verilse yeteneğini ortaya koyacak sürüyle insan var –mesela, parasız pulsuz, köyde yaşarken klasik müzikle resim yapanlar; Bolu’da dağda Kızılderili giysileriyle yaşayanlar, bir de Amerika’dan Kızılderili konuk ağırlayanlar; itfaiyede memurken evde geceleri sabaha kadar stilistlik yapanlar , ki bunun itfaiyedeki bir arkadaşı da şiir yazıyordu… Bu bolluktan olacak ki, program yapımcısı şiir yazana odaklanmamıştı o sıra tabi:)
    Bir örnek daha verirsek, futbol maçlarına antrenör kesilir nerdeyse tüm fanatik taraftarlar
    Yani toplumcu algılayışlarımız kadar bireyseliz de aslında, ve ama eğitim gerek herkese …
    Aldığın şeye dikkat edeceksin, yaptığın işe özverini vereceksin, güzel bir dünya için güzel uygulamalar getirip sonra sabredeceksin…

    2.Faust yukarıda şeytanı küçümserken Tanrı’yı övüyor görünüyor; her gün yeşillenen ağaçlarla, koparılmadan çürüyen meyvelerde… Ama küçümseme işini Tanrı’ya sevgisinden mi yapıyor yoksa neden acaba –konulara alakasızlığı had safhadaysa ve bu varsa, sanırım en berbatı: Mefisto “bu sözlerini unutmayacağız” derken tanrılaşmış bir havaya bürünmüş. Ama bir başka yerde de”hizmetkarın olacağım” diyor. Faust “ya sana ya başkasına kull kalacağım “ derken, yazılı belge istemesine köpürüyor (haklı olarak bence) ki bu şiddetli tavırlar da gene yukarıda bahsettiğim yere referans çıkıyor:” “Zavallı şeytan bana ne verebilirsin ki….”
    Yani çapraşık bazı durumlar var. Batı uygarlığında yönetici kıvamındakiler sanat eserlerinden, büyük yerlere yerleştirdikleri insanlardan bu tip bulanmışlıkalrı sadece alıyorlarsa, savaşta ya da barışta, her ne olursa olsun.. bunlar ortaya çıkıyorsa vay halimize.

    Bilinçli insanlar gerek her yere.
    Kölelik zamanlarına geri dönelim ve Mefistofeles’in ve Faust’un iki sözünü hatırlayalım:
    Mefisto:“Hizmetkarın olarak yapacağım görevimi”
    Faust: “Varolduğum sürece kul kalacağım,
    İster senin ister başkasının.”


    Bu iki cümleye birbiriyle bir bağ kurdurmaya çalıştığımda, garip oluşumlar fark ediyorum havada ve bazı mantalitelerin hizmetkarlık-patronluk, ve hatta sevgi-aşk-nefret gibi şeylerde ne tip çıktılar alıp garezler üretebileceğinden tiksiniyorum. İnip yayılıyor sanki bu. Aynı şeyler sizde oluyor mu ya da kaçımızda var bu bilmiyorum ama ruh kamaşmaları bu dünya için tasarlanmış olamaz.


    Bu bir eserdir ve özellikle, yazarın iç dünyasını yazarın kendisinde aramak gerekir eserlerinden çok belki de, ya da her olguyu yeterince süzebilen yaratıcı, esnek beyinler gerek. Ne amaçla neye dayanarak bir eserin yazıldığını bütüne yakın bulabilirlerse, barış üretmek için daha çok yol bulabilirler. Varyasyonları hızlandırmalı.
    Bilgisayarda oyun oynayan veya okulda cinnet geçiren çıkıp herkesi tarasa idam ediliyor veya hapse atılıyor.

    Belki de her şey biraz karmaşık geliştiği için böyledir. Bilim bile tepeden inmiş. Ama nerden nasıl gerçekleştiği gerçekten önemli mi? Böyle karmaşıklıklar bence hayatta akışına bırakılmalı, (ama) alt-üst diye safha-süreçler şekline sokulmamalı.


    Kıvam
    Meyil
    Eğilim


    -
    Yukarıda değindiğim pasajı şimdi, veriyorum:


    …“Faust: Zavallı şeytan, bana ne verebilirsin ki?
    Yükseklere göz dikmiş insan bilincini,
    Senin gibiler kavrayabilir mi hiç?
    Sendeki gıda doyurmaz insanı,
    Elindeki kızıl altın, cıva gibi,
    Avcun içinden akıp gider,
    Senin kumar masalarında,
    Kimse kazanmaz,
    Daha sarılırken başkalarına bakar,
    Göndereceğin kızlar,
    Vereceğin itibarın tanrısal gururu,
    Kuyruklu bir yıldız gibi,
    Kayar gider;
    Bunları mı sunacaksın?
    Göster bana bakalım,
    Koparılmadan çürüyen bir meyveyi,
    Her gün yeniden yeşillenen ağacı!

    Mefistofeles: Bu türden bir görev beni korkutmaz,
    Sunabilirim öyle hazineleri.
    Ama, arkadaşım, gelmedi mi zamanı,
    Dostluğumuzu sakin bir biçimde,
    Kutlamamızın güzel bir sofrada?

    F: Bir gün doygunluk içinde,
    Tembel tembel uzanırsam yatağıma,
    Sonum gelmiş olsun!
    Gözümü boyayarak yalanlarınla,
    Beni bana yutturabilirsen eğer,
    İşte o gün, son günüm olsun!
    Giriyorum bu bahise!
    M: Tamam.

    F: İşte elim;
    Eğer yaşadığım bir an için desem ki:
    Dur, geçme! Ne kadar güzelsin!
    Hemen vur beni zincire,
    Severek yok olup gidebilirim!
    O zaman ölüm çanları çalsın,
    Hizmetimden çıktın demektir bu,
    Saatler dursun, yelkovan düşsün,
    Zaman benim için bitmiş olsun!

    M: İYİCE DÜŞÜN,
    BU SÖZLERİNİ UNUTMAYACAĞIZ.

    F: BUNA SONSUZ HAKKIN VAR;
    GAFİL BİR KİBİRLE KONUŞMADIM,
    VAROLDUĞUM SÜRECE KUL KALACAĞIM,
    İSTER SENİN, İSTER BAŞKASININ.

    M: HEMEN BUGÜN,
    YENİ DOKTORANI YEMEKTE KUTLARKEN,
    HİZMETKARIN OLARAK YAPACAĞIM GÖREVİMİ.
    ANCAK BİR ŞEY DAHA- ÖLÜM VAR, KALIM VAR,
    BİRKAÇ SATIR RİCA EDECEĞİM.

    F: BİR DE YAZILI BELGE Mİ İSTERSİN,
    SENİ TİTİZ ADAM!
    HİÇ Mİ BİR ERKEKLE,
    ERKEK SÖZÜYLE KARŞILAŞMADIN?
    YETMEZ Mİ, GÖRECEĞİM GÜNLER BOYUNCA,
    SÖYLENMİŞ SÖZÜMÜN SONSUZ GEÇERLİLİĞİ?
    DÜNYA, VAHŞİ BİR HIZLA AKIP GİDERKEN,
    BENİ VERİLMİŞ BİR SÖZ MÜ TUTACAK?
    AMA BU DELİLİK BİR KEZ YERLEŞMİŞ YÜREĞİMİZE,
    KİM ONDAN KURTULMAK İSTER Kİ?
    SADAKATI KATIKSIZ OLARAK GÖNLÜNDE TAŞIYANA,
    NE MUTLU!
    HİÇBİR ÖZVERİ, BOŞUNA DEĞİLDİR ONUN İÇİN.
    AMA BİR KAĞIT PARÇASI,
    İMZALI VE MÜHÜRLÜ,
    HERKESİN KORKTUĞU BİR HORTLAKTIR.

    Daha kalemdeyken sözcükler ölür,
    Ve kağıtla balmumu egemen olur.
    Ey kötülüğün ruhu!
    Benden hangisini istersin:
    Demir, mermer, parşömen, kağıt?
    Keski, hakkak, kalem?
    İstediğini seçmekte özgürsün.

    M:KOnuşurken ateşli abartmaları,
    Ne kadar sevsen de,
    Bir parça kağıt iyidir her zaman.
    Küçük bir Damlacık kanla,
    İmza atarsın.

    F: eğer tümüyle tatmin olacaksan,
    Bu saçma oyunu oynayalım.

    M: kan, çok özel bir sıvıdır.

    F: Anlaşmayı bozacağımdan,
    Bu kadar da korkma!
    Bütün gücümle istediğim,
    Zaten sana verdiğim sözdür.
    Kendimi devaynasında görmüştüm;
    Ama seninle aynı rütbedeyim.
    Büyük ruh beni horgördü,
    Kapandı bana doğa.
    Düşünce silsilesi kopukluğa uğradı,
    Her türlü bilgiden iğreniyorum artık.
    Duyularımızın derinliklerinde,
    Közleşmiş tutkuları söndürelim!
    Büyü perdelerinin şimdiye dek gizlediği,
    Bütün mucizeler artık bizim olsun!
    Zamanın uğultularına atılalım,
    Olayların akışına bırakalım kendimizi!
    Böyle olunca işte, acı ve haz,
    Başarı ve hayal kırıklığı,
    Diledikleri gibi sökün etsinler;
    Ancak eylemlerinde dur durak bilmeyenler,
    Kendilerini erkekten sayabilirler.

    M: Ölçü ve belirli bir hedef,
    Söz konusu değildir sizin için.
    Her şeyin tadına bir bakmak,
    Geçerken bir şeyler yakalamak istediğinizde,
    Ben yarasın diyeceğim sizin beğendiklerinize.
    Yeter ki bulduklarınıza aptallaşmadan el atın!

    F: Duydun ya sevinçten sözeden yok.
    Yalpalamaya adıyorum kendimi:
    Acı dolu hazlara,
    Aşkın nefretine,
    Can veren hayal kırıklığına,
    Ve bilgiye susamışlığından,
    Kurtulmuş olan gönlüm,
    Kendini bundan böyle,
    Hiçbir kedere kapamayacaktır;
    Bütün insanlığın kaderi neyse,
    İçimdeki benle tatmaktır dileğim,
    En yüksekte ve en derinde ne varsa,
    Kavramak istiyorum tinimle;
    İnsanların mutluluk ve kederini,
    Gönlümde üst üste yığıp, bendeki beni,
    Onların benlerine eşit kılmak,
    Ve sonunda, aynı onlar gibi,
    Yıkılmak istiyorum ben de.

    M: Ah, inan bana,
    Binlerce yıldan beri,
    Bu sert yiyeceği çiğneyip durdum,
    Ama hiçbir insana rastgelmedim,
    Beşikten mezara gidene kadar,
    Bu eski hamur mayasını sindirmiş olsun!
    Benim gibilere inan, bu bütün,
    Ancak bir Tanrı için yapılmıştır!
    Kendisi,
    Sonsuz bir görkemin içindeyken,
    Bizi karanlığa attı,
    Ve bütün bunların arasında,
    Sizin işinize yarayansa,
    Gün ve geceden başka bir şey değildir.

    F: Ben gene de istiyorum!

    M: Kulağa hoş gelen bir söz!
    Yalnızca bir kaygım var:
    Zaman kısa, sanat ise uzun.
    Belki öğüdümü dinleyip,
    Kendinizi bir ozan yerine koyarsanız,
    Böylece de düşüncelere dalıp,
    Bütün asil nitelikleri,
    Kendi onurlu başınıza yığarsınız:
    Aslanın korkusuzluğunu,
    Ceylanın hızını,
    Bir İtalyanın ateşli kanını,
    Bir Kuzeylinin kararlılığını.
    Böylece erersiniz sırrına,
    Mertlikle kurnazlığı birleştirmenin,
    Ve bir plana uygun, kendinizi,
    Sıcak gençlik duyguları içinde,
    Sevdaya salmanın bir yolunu bulursunuz.
    Eğer bunu yapabilen birini tanısam,
    Ona bay Mikrokosmos derdim.

    F: Ben neyim peki, imkanı yoksa,
    Bütün düşüncelerin dönüp dolaştığı,
    İnsanlık tacını elde etmenin?

    M: Sonuçta neysen o’sun.
    Başına,
    Kıvırcık saçlı bir peruk da taksan,
    Ayağını,
    Kaidelerle arşın arşın yükseltsen de,
    Her kimsen hep o olursun.”


    Faust, Goethe, Öteki Yayınevi, s.67-73s


    --

    b. Ruh Kaldırımı


    ‘Ruh kaldırımında ilk günler hep. Başlamak için çıkıyoruz; şeyler, başladığımız. Yani başlamak için çıkıyoruz başlamışlıklarımızdan. Bir halinde yumak olan ruhumuz, ruhlarımızın içinde geziniyor, tek ruh halimizin…”: Söylene söylene gidiyordu sokakta adam düşüncelerinde. Elinde bilgisayarın cam arkasında şiir yazanlara bırakılan notlardan derleme yeni jenerasyon bir kalın antolojiyi okuya okuya. Menekşe Gülay’a bırakılan notla bağdaştırmaya çalıştı bunları, kitaptan algılarını:” Sensizliğe borcum, yokluğundan ise alacağım var.” Ne güzel demiş Ayşegül Tezcan, her zaman için çok doğru; insan çok sevilir ve severse, ayrılıklar harici bile bu böyle. Peki, lamı cimi yok, tez salalım unu eleğe sonra da eleği duvara; karşıdan bir yerden belki de çok uzaklaşmış olarak ufuktan gördüğümüz alacaklı gölge de bize borcunu vermek için aynı bizim yaptığımız gibi siyah ile beyaza danışacak mı, yoksa geçip bir köşeye oturup da saatleri mi sayacak duvarın tuğlalardaki? Yine de, doğru bir dine ulaştırmak için, aslında zıt kutuplarla dönüyor belki de bu evren; Yin ve Yang’ın daha üst bir aşamasına geçebilecek miyiz? Sonuç olarak, en tembelinden bir kimse bile su içmek için musluğa gidecektir kendi başına yaşıyorsa eğer. Kim derse ki ayrılık bahane, eği(lim)mli yolu düzlemek için çırpınmalı; kim derse ki bu bahaneler birer bahane, yola ulaşmaya çalışmalı. Ve kim derse ayrılık ayrılıktır, düzlediğini de artık çıkınına alması gerekir.
    `SEVİNÇLERİNİZİ ÇOĞALTARAK,ÜZÜNTÜLERİNİZİ KISALTARAK ANLATINIZ..` diye belirtmiş MONTAİGNE’den mucize. Her şey birbirine etkir evet; bu koşullar altında ‘çoğaltmalar’, yansıtacaktır dürüstlüğümüzü. Borcum borcun olduğuna göre, (kendim adına alacağın) alacağım şey de çoğaltmalarım; o halde neden kısaltarak yazamıyorum.

    Tunalı’ya çıktığında sanki insanların yüzünü az görüyorsun, ya da belki ona öyle geliyordu. Belli belirsiz maskelerin ardındaki insanlar ya koşuşturmacalarında ya da mutlu mutlu güle oynaya ilerliyorlar. Bunun ille de arası olmalıysa, bu yoldan geçenlerin arasına kendisini yerleştirebilirdi belki de, bir gözlemci olarak. Peki ya Einstein’ın ruhu, hareketli denen o trende dışarıda uçuşup giden güneşin ışınlarına bakarken olan biten neydi, güneş ışınları mı yoksa mesleğinin aidiyeti laboratuvarda yaratılan antiparçacıklar mıydı gördükleri. Hem bir de, zaten atom altı çarpıştırıcılarda sanal yaratılan parçacıklar ,neden bir de anti parçacık olmaya gerek duysun ki? Ama hiç de atıl görünmüyorlar… İnsanların yüzleri, Batı Dünyası klasiğindeki o yüzü yokolmuş robotua örtülen parlak, metalik entariye ne kadar da benziyor. Gerçekten ordalar, ama artakalmış hurdalar gibi de yorgun. Bir robot nasıl yorulabilir; eğer buna bir gün bir anlam bulunabilirse, belki de atom saatlerinin ölçümlerindeki hata olasılıklarının da önüne geçilebilir.
    Çok şaşırtıcı, sevinçlerindeki üzüntülerini kırsal ıraksayan böyle bir şehirde umarsız bir şekilde düşünceli gezmesi insanların. Gerçi farklı da değiliz, burdayız anlamında, ama bunu neye borçlu olabilirler… Evet buradaydı, ordaydı adam, ve kadın, yani orda, şimdide anlatıldığı için di’li geçmiş …

    Yokuş aşağı inen kıvrılan düzengeçlerden aşağı inerek o da kıvrılışa uydu evrenin, ve doğrularak ve omuzlayarak kainatı harita metod’da Atlas, Kızılay’daki eski Tarım Orman ve Köyişleri huzurunca Karanfil’e sağa saptı çıkarak Olgunlar’daki umut doğuran kitapçılardan. Hayatın düzengeçliğin içindeki yüzgeç ve solungaçları kendi teflon süzgeci atardamarlarından toplardamarlarına aktararak, bir soluk verme amacındaydı ‘aman sen de düzenmiş geçç’lerine ruh geziniş’lerin. Şu ‘Asmalı’ mı neydi, hayali o asmaların önünden geçerken yine o çocuk ordaydı. TRT’ye seslendirme sanatçısı sevecen çığırıcı, çılbır yapıyor çaya çimen köylü çocukları: Yoldan geçenleri çağırıyor daha sakininden bir Pakize Suda. Kaç kişi cafeye girerse kar, zaman işliyor. Aman ne çok olduk birdenbire, haydi hayırlara vesile! İçerdeki sedirden bozma duran yastıkların haline duacı revaççısı fal bakan ayaklıklı esnafımız da var –kadirşinas ve tecrübeli; fala inan fallı da kalama. herkesin gönlü hoş olur, ala, müşterilerin ve hatta müşteri adaylarının sağ el hayat çizgileri kısa olsa bile yarınları parlak …
    Seslendirmeci çocuğun gözleri, gözleri cam gibi; buzlu camlar yansıtmıyor anı, geleceği everiyor. Şen kahkahalarla sarsılıyordu ortalık, sokaktan geçen adam artık kafeden içeri adımını atacakken…

    Sıcak çikolata söyledi pamuk şeker yemek için, yazın on ikisinden iki saat beri. Saat 14:20’de, biraz da çabuk, toparlandı ve Karanfil’in devamına doğru seğirtti. Vantroloğun bir metroda otururken kedi kuklasını gizlice sırt yüzgeçlerinden kavradığı anlamınca eli belinde gündüz gölgeleri yürürken ayrılık tasmasında ipodda müzik dinleyene gülerler; işin tuhafça açmazı, anlamaksızın ama… Öyle ya, SSK’lara tapınmalıymışız, sapmalı Sakarya’lara…
    :Hastaneler, insan kurtaran hastaneler, insanların kendini yakıp getirildiği hastahaneler, parmaklarının geri dikileceği hastaneler kavgalara karışanların ; balık istifi tablalar, tablaların üstünde cansız bakan balyalar: Tabi, neyi ne için yaptığını biliyordu. E, ne yani, hemen önündeki tezgahtar balıkçıların neden artık daha isteksiz bağırdıklarına dair duyumsadığı iç-kehanet ille de yalan mı olmalı?

    Bütün bir günü geçirdi. Hava kararmıştı artık soluğu dönercilerde aldığında. Zafer Çarşısı taraflarından işlerini bitirmiş gelmiş ve gene Karanfil’e sapmıştı. Oturduğu masada ekmeği ağzına sokmaya çabalarken aklına bir fikir geldi. Neden Faust’un o filminde gördüğü sahneyi sahneye koymasındı ki. Tedricen veya bodoslama, Suflenin olasılığı en aza indirgenecek veya olmayacak, bir damla suda ölmek; hayatta çok saçmalayan var ve bunu dürüstlüklerini mutlulukları dürüstlüklerini gösterdikleri için sanılırlar. Şu döner yediği masa tahta değil alelade plastikti ama pekala ortasına bir delik açılabilirdi; tahta masa bulunamamasından doğacak anlamcıl hasarı, mutlaka matkap bularak ama geçiştirmek gerekirdi herhalde; matkabı nerden bulacaktı? Giderek Faust’tan dem vurmaya başlıyor olabilir miydi? Derhal kalktı yerinden; döneri elinde ağzına yakın, kemeri belinde, ekmeğe sarılı kağıt aralarından düşen et parçaları arasından kemire kemire tırnaklarını sokaklara daldı!...

    Çalınmış olmak var mı?
    Ruh tomarı yüzler var kaldırımlarda, yüzü olmayan ruh gezinen arabalarsa asfaltlarda. O delici burguyu belki de asfalt için istemişti, çünkü kendisi de bir insandı. Gülliver’in son bölümlerindeki ve ‘hayatı’ndaki Swift’ gibi mi davranacaktı, yoksa alıp başını kumlara mı gömecekti… İkisini de birbirine bulamaç etse sıkılıp, geriye kalan Yin ve Yang’da mor gözlükleri var ellerinde döner bıçaklıların, kale arkası var, dörtgözleşmiş ve hatta petekleşmiş ikiz kuleleri var gözlemciliği sıyırmış rüzgar gülü bir baykuşun -çin çin de çin çin... Peki ya kaldırımların silah kullandığını reddedebilmek bütüncül mü? Eğer doğruysa, bunca araba kendi kendine çalışmış demektir. Adı üstünde, auto …

    Kendimizden kendimizi, fark edişten şahitliğimizi; otobanda yayalar yok, arabada ise çok. Ruh ruhken insan içi’nden ruhu verdiğinde ve ruh ruhken ruhunu teslim ettiğinde!... Bir mi ölümle yaşam. Birse birinin diğerinden fazla olmaması gerekir diye düşünülür. Bu bir parçacığa da uyarlanabilir miydi, insan da çeşitli kanunlara göre devinim sergileyen bir maddeydi? Eğer böyleyse adam böyle yapmalıydı: Eve gidince kitabını eline almış, masasında bir yerlere iliştirmeye çalışmış onu, bilgisayarındaki notlar ve klasörler arasında deyim yerindeyse yine kaybolmuştu. Tüm gök çıngırakları bu kadar keskin netlikte birbiriyle uyumluysa, saatler sonra o’na biraz uyumak üzere gideceği kanepe neden görünmez parmaklıklarla örülüydü? Sarmaşıklar sadece yaz evini kuşatır, bir de ebedi bahar yelini…
    akın akça © cic

     

    bu aslında bilimkurguya giriyor biraz, ama cii adresim haricinde buraya da asıyorum.

     

     

     

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 12/3/2007 - bir deneme, aklıma gelenler4
  • Gizemin doğasına ilişkin çok sağlam iç hesaplaşmalara ihtiyacımız var. Korku, vardır ama ille de varolmak için burada bulunduğunu göstermez bu onun. Bu kararsız gibi gözüken olağan, hayatta bulduğumuz tutumdan yapıcı sonuçlara varmak elimizde ,ve aslında çok kolay: Ayrım noktaları vardır. Bir kere niyet etmek lazım ilk önce. Yalansız dolansız yaşamak için bu varsa, sonra tecrübe mukabilinde o bulduğun ayrımlarda karar kılmak iyidir. Gene de hep gözlem yapmalı ve bir bilim adamı gibi gerektiğinde eski görüşünü de terk etmeye hazır bulunmalıdır insan bence. Gelişme bu yolla olur. Çeşitli şeyler var aklımın fikrimin belli bir yaş ve bilgi ortalamasını tutturamadığının ispatı ancak görünen köy de kılavuz istemiyor. Ve bunda, benim katkımın da biraz olsa da mutlaka varolduğunu düşünüyorum bir insan olarak…

    Yani, kendimizi korkularımıza teslim edersek; o vakit kadınlar gününü kapanma günü olarak algılamak olası. Ya da ne bileyim, Rahmi Koç’ların gidip de Papa’yı bir ilahmış gibi hayranıycasına seyredip ama dönüşte de gazeteci kameralara bir kuğu gibi boyun büküp “güzeldi” cevabı gibi. Böyle sinmek, bizim gibi insanlara hiç yakışır mı?buradan bir olguya geçmek sabit olabilmekte, o da “meyil” konusudur. Ki bu da, yeniden ayrım noktalarımıza götürür sanırım bizi; ayrım noktalarındaki stabiliteye ve aktiveliğe hazır durumlara …

     

    Dsp lideri Baykal’ı suçluyor Tusiad’a meyilli olmakla. Pekala ben de onu eski bir atv Siyaset meydanı programında bir sarı miğferli Zonguldaklı işçinin neden suçladığıyla suçlayabilirim: “Ecevit kadar olmazsan, arkanda olmayız.” gibi bir laf dendiğinde suratındaki korku ifadesi ve ardından gelen ince alaycı ses tonundaki komik bir yakarış varyasyonunun ne kadar da Nobel’de O. Pamuk’a ödülü veren o ince sesli İsveçliye benzediğini de söyleyebilirim. Ve ardında, O. Pamuk’un ödülle birlikte birkaç adım atarken nasıl da bebek gibi emekler pozisyonlara girdiğini de hatırlatabilirim. Ama bunlar az boş. Daha yapıcı olmam gerekirse, Başbakan’ın Danıştay olaylarını ve Ecevit’in Kocatepe’ye yürümek zorunda kalışının ardındaki gerçekleri açıklamak isterim. Katil kimdir? Bazen anlamak zor gelebilir, ama katlin dolaylısı da dolaysızı da katildir bana göre. Bir söz bile canilikle eşdeğer olabilir eğer kişi Denktaş gibi birine laf uzatabiliyorsa.

     

    Eğitimde karne uygulamasında not verme olayı kaldırılıyormuş. Çocuktan al haberi derler. Çocuklar bile gelecekleri için hiç rekabete dayanmayan bu uygulama karşısında istekli değilken; Milli Eğitim Bakanı bunu neden yapar, kendi adıma hiç bilmem. Ama onun adına biliyorum. Ve bunun ne olduğu, TBMM’ye şapkayla girecek kadınların içeri alınmazken türbanlıların aktive edilişinde gizlidir. Hiç zaman kaybetmeme taraftarıdır şirk koşanlar. Dikkat edin, ne kadar benzer bir durumdur buna, O. Pamuk’un ödül alışının da Fransa’daki Ermeni soykırım meselesinin kabul edilişinin anca 5 dakika sonraya rastlaması.  Dikkat edip görmüştüm bunu. İnsan gerçek olmasını istemiyor bu gibi şeylerin ama görünce de şaşırıyor, zülüyor. Pamuk’un; aldığı ödülü(nü) de hala neden yere (attığını) anlayabilmiş değilim ya o da başka. İçimizdeki hainlere dikkat edelim derim, bunu derken, yine de, O. Pamuk’tan uzak durmaya gayret ediyorum. Çünkü gerçek suçlular vardır, şu an baştakiler. Bir derece daha aşağıda ise, meyil kapsamlı bir Tusiad görüyorum ki hiç hoş değil İspanya’dan Picasso resimleri zor bela getirttirip sergilettiren, picasso’nun torununu mu oğlunu mu ulaştıran yanına becerikli bir işkadını Sabancı kızı için böyle bir şaibe.

     

    Ben bunları söylüyorum, ne olur ne olmaz çok da enterese etmez ancak bu asla umurumda olmadığını göstermez. Derinden gözlem yapmak ve ilerlemek, çok şiddetli haykırışları gerektirmiyor olabilir ki bu yolu takibetmek daha anlamlı. Yoksa bu ortamda, ortamı hazırlayan kundakçıların pozisyonuna düşmüş oluruz. Ama bir Gandhi gibi de beklenmez, yol yakınken değerlerimiz korunmalı, kollanmalıdır. Bu konular genelde biraz sıkmakla beraber, buna “canım sıkıldı” diyemeyeceğim çünkü “canım sıkıldı” kelimesinin “ canım sıkkın” değerini anlattığını düşünmüyorum. Düşünmediğimi de uygulamam pek. Bu örneğe dikkatinizi çekmek isterim. Demin Nobel İsveçlisi demiştim, işte ona çok benziyor bu “canım sıkıldı” kelimesinin “canım sıkkın” tarifi yerine kullanılışı. Öyle ki, bu, bir tür -olası diyeceğim yine de- kibarlık gibi gözükebilir gözümüze ama gerçekte olay döngüsünün kaçta kaçı öyledir acaba? Kibarlıktan yerlere yıkılacaksın ama sen biraz da gerçekleri yansıt! Neysen onu söyle. Yalan konuşma.

    Sokakta halka mikrofon doğrultmuşlar: “Yalancı mısınız. Yalan söyler misiniz?” “Kim var ki söylemeyen” demiş. Bu yola giren insan, artık büyük oranda kaybedilmiştir. O yüzden kendimize inançlı olmak zorundayız. Allah kendi iradesiyle bu yolda yürüyenleri sever ki asıl, ve bazı bazı yanlış anlaşıldığını düşünebildiğim, ancak yaşımın da çok tecrübeye izin vermemesi dolayısıyla biraz eften püften geçiştireceğim Vahdet-i vücut kavramına işaret ettiğini düşünüyorum. Şöyle ki, bir insan Tanrı içimde derken Allah’ı yüceltmiş olur kendi yaşamıyla zaten. Değil mi. Tevhid yani. Dine inanırım diyen bunca insan bolluğunda yalana dolana, içten pazarlıklara, çıkar menfaate, şan şöhret para pula bu kadar yatkın cahalet ya da bu kötücül yansımaları icra eden kötü fazları barındıran insanlar olması ne kadar ilginçtir.

     

    “Kötü” ve “iyi” nedir? “Kötülük” ve “iyilik” var mıdır, neyi anlatırlar? Bence kendi başlarına var olabilseler bile biraz da insnala şekilleniyor bu gibi köklü olgular. İnsanın da bir anı bir anına çok defa uyamayabileceği için -duygularımızın matematiksel izahı anlamsız kalabileceği için- yoktur iyi ve kötü diyebiliriz. ( Ancak tabi bu, prizmadan çıkan “beyaz”ın ve suyun olmayacağını göstermiyor ki; nasıl ki suyla hayat buluyorsak ve evren de, H2O ile izotropik-yoğun –böyle bir mantık yürüttüm. Bizi de iyilikler ve kötülükler şekillendirmiyor mu? İhraç edilemez demek ki o zaman.) Ancak zaten çok kötü bir an yaşarsak gene düşünmeliyiz ki, belli bir şey gelişmiştir ve bunun dozajını ölçersek; bu ayrımları daha iyi yapabiliriz diye düşünüyorum.

     

    Çok önemli bir başka konu da, kelime kullanışlarımız. Bunun, “dediğim “meyil” konusuyla çok yakından gene ilgisi var bence.

    Mesela “Tevhit” kelimesine değinelim. Sözlükten bakınca daha Osmanlıcası, bu şekil. Ama neden bazen sonu “d” ile bitirilebilmektedir? Bütün bu soruları sorarak kendimize en güzele çıkmak olası bence, ya da her neyse, en güzele yakın bir noktaya. Allah için birlik, hissettiğimiz gerçekler; “mübalağa” olmak zorunda mıdır yürüdüğümüz, arşınladığımız her santimetrekarede. Yoksa insanlar bunu bilmeden mi yapıyor? Tabi bu kastedilenlerin çoğu bilmeden yapıyor olabilir. Ama bu zaman da şu soru düşüyor insanın aklına: ‘Peki onları uyaracak olan kişiler nerde?’ Bu kişi, Bülent Ersoy’un kibar Osmanlı ağzı olamıyor yazık ki. Onun karşısına oturan O. Gencebay da bir garipleşti, tüh. Halbuki bilimsel konularla çok ilgili, entel bir sanatçıydı. Ne yapmalıyız, neler düzenlemeliyiz. Bu eğilimlerimizden sakınmalıyız. Mesela, “ayarlamak” kelimesi çok ilgimi çeker oldu son zamanlarda: Herkesin ağzında bir lastik gibi uzatma hastalığı türedi kelimeleri. Medyadaki spikerlerde, çokça görülüyor: Merak ettiğim çok önemli bir konu var? Acaba, bilinçaltları mı bıktı Cumhuriyet Türkiyesi’nden ve onun sağladığı avantajlardan? Kasıtlı mı yapıyorlar bunu yoksa? İlle de eskiye ya da başka başka taraflara özenti olarak mı konuşmak zorundayız? Neden değerlerimize daha çok bakmıyoruz? Atatürk’ün bize sağladığı tüm avantajlar yararımızadır, ve sevgi ile, aşk ile örülmüş değerlerdir.

    ‘Sarımsak, sarımsaktır hani. Sarımsak sarımsaktır’. Doğal antibiyotiktir hani: Burada yazıldığı gibi okunduğundan kasıt; bunu nelirten’deki egoizm vs. olarak algılanılmasından öte, kesinlikle, Türk Dili ananelerine bir bakış açısından yorumlanmalı bence. Türk dilinde genelde hep yazıldığı gibi okuruz. Halk türkülerimiz gibi. Karacaoğlan ve Yunus gibi sadeyizdir. Bunu karmaşıklaştırmaya, ortalık bulandırmaya çalışanlara prim vermeyin. Batı’nın kilisesi ya da abartılı harf tekrarları bizde pek anlamını bulamaz. Abartılara ihtiyacı olmayan bir millet oluşumzudandır bu belki de, kim bilir… Atatürk bilirdi mutlaka…

    “Meyillenmeler”e dikkat edelim, olasılıkları değerlendirerek eleyelim ancak: Avrupa Yakası dizisinden Levent’e Digitürk parası vererek bir reklamda sordurtmuşlar: Ne kadar şirin şeysin sen öyle. “Neresi Başkent_” “Ankara Ankara’dır” demiş şirin gülümsemesiyle. Bunun bir örneği de bir başka digitürk kanalı olan sinektv’de yaşanmıştı. Genç rapçi çocuğun birine soruyorlar vs. neyse söylemeyeyim… Velhasıl, cehalete kapılarımızı kapamalıyız; bize sunulanlara dikkat etmeliyiz hep, oyuna gelip de sakın ha, olamayacak ya, bu ülkeyi eyaletlere bölmelerine mücade etmiş olmayalım.

    Ekonomist efendiler biraz tembelliklerini yırtıp özel uçaklarına atlayıp Türkiye turu yapsınlar. Merkez bankası çok da uzak değil. Londra’ya gitmekten daha kolay.

     

    Ne kadar kendimizi bilirsek ve zaman zaman da kendimizle bile savaşarak doğru yola çıkarak, Yunanlının ya da başkalarının oyunlarına gelmeyeceğiz: Dönerimizi, ebru sanatımızı, çinimizi, şu an için 11 tane kalmışımız olan:( telli turnalarımızı hatta, ve Adana kebabımızı, Konya tandırımızı, Bursa ieskenderi ve kestane şekerini, Ankara tiftiğini vs vs.. tabi bunlar gibi nice değerlerimizi kollamalıyız. Kimsenin değerlerimizi almaya hakkı yok. Bir şeye daha dikkat etmeli. Hayatta böyle savaşımlar masumiyet de yitirmemelidir insana. Bilinçli olacağız ama inisiyatiflerimiz de kendi ellerimizde olarak ve bazen, biraz da olayları şans döngüsüne rahatça bırakarak … Çünkü her zaman katı bir duruş, bazı olayları gözden kaçırmamızı da beraberinde getirebilmektedir.

    (Not, değerlerimizi korumak için özel dernekler, vakıflar daha çok kurmalıyız ve bunu yeryüzüne tescil ettiröeliyiz ama şirket-kafalaşmadan)

     

    Ben, kendimce bir karar verdim, Ankara’daki arkadaşlara da öneririm:) Bazı günler, üç günde bir veya gün aşırı bilemem, Meclis’in önünden beyzbol tipi bir şapka olur veya ne bileyim, bir bandana, böyle geçme taraftarıyım. belki de oraya gelirken yanımda taşıdığım bir eski tip o fötrü takarım kafama bir süreliğine -çocukken bir dönem merak sardığım üzere:) Ne kadar çok tepkimizi belli edersek, yalanı engelleriz diyerek sözüme son veriyorum. Bu yarı doyurucu ve ebreketli yazıyı nezih bir şekilde açıklamama, fikirlerimi dile getirmeme izin veren platforma teşekkürlerimle. Bir brifing değil ama:)

    Herkese çok sevgiler

    ©akın akça

    Cic Mart 12, 2007

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 19/2/2007 - DÜNYANIN VAROLDUĞU GÜN
  •  

    Sünnetli-sarıklı başbakanın Türkiye’de müebbete konduğu, Bush W. ve Apo’nunsa iplerinin çekildiği gün huzurum olacak bir nebze. Ama mutluyum çünkü köle değilim, kendimi ifade edebilecek gönül zenginliği ve akıl-zeka bağdaş(tır)mam var.

    Gerçekleri açıklamak umut kaybı değildir. Amerikanın başında, Nihat Genç’in Wittgenstein’ının en aşırısına benzeyen, metabolizma hızına engel olamayan ve/ya da bunu doğru yöne kanalize edemeyen bit yeniği-bir cani var. Türkiye’nin başındakiyse malum, metabolik yavaş ama hasta zihinli. Son kanım bu artık. Amerika, çin, Hindistan, Japonya.. ve Türkiye, 20. sırada. Allahtan nüfusumuz az da….Yine de en hızlı ilerliyoruz bu konularda. Ve üzgünüm. Uzakdoğuluların yamyamca deniz kalamarlarını yemesine ya da mandela’nın bilmeden etmeden yaptığı bazı gaflara pek bir lafım yok ancak Condeleeza daha çok bir Negrofili gibi, Barzani’yle flört ederken. Tiksinç!... :Derhal araba kullanımı kaldırılmalı. Güneş 4.5 ,5 milyar yıl daha yok olmayacak. Bu süre zarfı, insan aklına kolayca yetmeli diye düşünüyorum başka bir enerji kaynağı bulmaya. Akıl ve zekaya gelirsek ,bana göre akıl, zekayla hisler arası birleştirici bir zamk; günümüzde azlıyor yazık ki. Korkarım ben, bir gün evlerimizden çıkamayacak sera etkisi radyasyonundan, su bulamayacak duruma gelebiliriz. Göller, nehirler çölleşedursun, buzullardaki kritik durum da malum. İnsan bencilliği, sevgi ve aşk yerine ego-aşırı uç hırsları.. dünyayı hızla götürüyor. Bush’u götürmek, Tayibi devirmek, Al Gore’u getirmek mesela… Ne diyeyim artık: İki tip insan: 1. Gözü aç 2. Karnı aç. Hangisi tercih edilebilir ki: Karnı aç, doyurulur; ama gözü aç, asla doymaz. Para şirketleri dört dönüyor yeryüzünde alçakça. Şirket olayı dışında son dediğim lafı hayrettin karaca demişti Trt İyi Sabahlar’da. Haklı, yerden göğe… 80’li yıllardan uyarmaya başladılar, 80’li…

    Bir kağıt düşünün arkadaşlar; birincisi, şiir yazılır; para denir diğerine. İşte insanoğlu. Seçenekler arasında kamaşmış bir acayip yapı. Devletler artık dıştan bile yönetilmiyor. Sislerin arasında baca dumanı neyse öyle bir haldeyiz. Bush’u bile para esir almış durumda. İşte, uzaylılar. Antenli, yeşil, pörtlek gözlüleri gökte aramaya gerek bile yok, ki yerde bile değil…Hristiyanlığın akla hitabetmeyen yapısını andırıyor. Hasta insan manmtaliteleri, uslamlamaları, hepsi hepsi; ne yerde ne de gökte… İki arada bir derede yaratıkları insan saymam kendime bir hakaretten başka şey de olmaz öte yandan/veama, gene…….

     

    Sözlerime son verirken gene Giordano Bruno’nun nasıl çiçek meydanı’na götürüldüğünü, ordaki şu ““Bu kararı açıklarken içinizde duyduğunuz korku benim onu kabul ederken duyduğum korkudan belki çok daha büyüktür.”   lafında neler demek istediğini; Copernicus’un kardinali dışındaki papalardan neler çektiğini hatırlatmak isterim. Ve bir şiirimin,” X`r`n3, Coll Stolars:Önceki Gün” şiirimin altına eklediğim, Fenomen eski sayılarından yazdığım bir alıntıyla merhaba demek isterim yine. Carl Sagan diyor ki:

     --

    Hypatia hk. Bir kaynakça yazı:

    Hypatia'ya

    …Adı Hypatia'ydı. İskenderiye kitaplığı'ndan saçılan aydınlığın son ışığıydı o. Onun paramparça edilerek öldürülüşü, kuruluşundan 7oo yıl sonra kitaplığın yok edilişiyle ilgilidir… Kadınların elinde çok az olanakların bulunduğu ve onlara eşya gözüyle bakıldığı bir dönemde, Hypatia serbestçe ve kurallara aldırış etmeden dolaşırdı. Her yönden güzel kadınmış, peşinden koşan çok erkek olmasına rağmen evlenme önerilerini reddettiği biliniyor… Yaşadığı dönemde hristiyan Kilisesi yeni doğmuştu; gücünü kökleştirerek putperestliğin etkisini ve kültürünü silmeye çalışıyordu. Hypatia, bu köklü sosyal güçlerin patlama noktasında dedantör rolündeydi. Başpiskopos Cyril, Hypatia'nın Romalı valiyle yakın dostluğunu, bilgisini, öğrenimini ve bilimin simgesi olmasını hazmedemiyor, bilimin putperestlikle eş görülmesi nedeniyle de ondan nefret ediyordu. (Aristonun da köleliğe şapka çıkarışını bir yerde okumuştum) Hypatia yaşamının tehlikede olduğunu biliyordu ama öğretilerini yaymaya devam etti. 415'te yolda kıstırıldı, elbiseleri parçalandı ve katiller ellerindeki deniz kabuklarıyla Hypatia'nın etlerini kemiklerinden kazıdılar, kalıntısı yakıldı, eserleri yok edildi ve adı unutuldu. Cyril'e ise azizlik payesi verildi… Hypatia'nın öldürülmesinden sonra kitaplığın son kalıntıları da yok edildi. Bu olayla, tüm uygarlık, belleğinin, keşif ve icatlarının, düşünce ve ihtiraslarının tomarı bile kalmadı… İşte bu yüzden İskenderiye öncesinin binlerce yıllık büyük Mısır uygarlığını bilen, değerini anlayan da azdır… Geçmişle bağlarımız çok zayıf ve ince… Geçmişimizi ne denli az biliyoruz. Hayret edilecek bir durum.. kozmik evrimin kanıtları İskenderiye kütüphanesi'ndeki papirüs tomarlarından daha kötü silinip süpürülmüştür… Biz bu küçücük gezegenimizde nadir fakat tehlikeli bir türüz…
    Bilimden bir mum ışığı kaydı, Prof. Carl Sagan - 'Cosmos'
    Fenomen - 15 Haz. '97 (yazıya geçtiğim)

    'Akrabalarımın maymun olması beni utandırmaz ama zekasını doğruları çarpıtmak için kullanan bir insanın soyundan gelmek (fikri) beni gerçekten utandırır.' T. H. Huxley

     

    *

    Dünyanın varolduğu gün’e doğru bir yolcuyum…Ve bunun seçimini kendim yaptım. Ne fazla, ne eksik, ama kararında. Hepinize güzel günler dilerim. Atatürk’ün izinden asla sapmayalım

     

    Bruno kimdir:

    Sonunda mahkeme kararı açıklanır; Bruno kararı kabul ederken şunları söyler;
    “Bu kararı açıklarken içinizde duyduğunuz korku benim onu kabul ederken duyduğum korkudan belki çok daha büyüktür.”
    ZAMAN: 17 ŞUBAT 1600
    YER: Roma Campo dei Fiori(Çiçek Meydanı)
    OLAY: Odun yığınında bir adam yakılıyor.
    NEDEN: Zamanının ötesinde ve engizisyona aykırı düşüncelere sahip olduğu için.

    MAHKÜMİYETİ VE YAKILMASI
    Sonunda dostlarından birisinin hainliği ile engizisyon tarafından Venedik'de yakalandı.
    Yedi yıl yani 2555 gün ve 2555 gece sular altındaki bir hücreye, kurşundan 'I Piombi' zindanına konularak kapatıldı.
    Daha sonra engizisyon mahkemesi onu Roma'ya getirdi ve yargılandı.
    Orada dili parçalanarak çıkarıldıktan sonra ateşle ölüme mahkum edilmişti ama karar kendisine okunduğunda, zamanının çok ötesindeki bu bedenin külleri arasından yeniden canlandı ve yavaş yavaş doğrularak şü cümle ile yargıçları utandırdı:
    “Bu kararı açıklarken içinizde duyduğunuz korku benim onu kabul ederken duyduğum korkudan belki çok daha büyüktür.”
    Bu davanın son kısmı tüm dünyadan saklanmıştır çünkü onu yakalayanlar kendisini cahil bir cadı ve deli olarak göstermeye çalışıyorlardı. Ancak XX.yy.’da belgeler
    (Strumenti e sentence ad anno 1580 al anno 1600, sayfa 1379) keşfedildi
    böylece tarihin bu çok üzücü olayı sonsuza dek açığa kavuşmuş oldu.
    Giordano engizisyona ait bir mağarada 7 gün kalmış, 1600'ün 17 Şubatı doğarken bir engizisyon görevlisine kadar sürüklenmiş ve ona şöyle bir formül okunmuştur:
    'Merhametlice ve kan akıtmaksızın cezalandırılacaktır.'
    Birkaç saat sonra mahkemenin alçaltıcı üniforması(geometrik figürler ve şeytan başlarıyla bezenmiş) giydirilmiş ve Campo de Fiori'ye(Çiçek Meydanı) götürülmüştür.

     

    İnsanlığın bu hayır sahibi yakıldıktan sonra külleri rüzgara savruldu ama sağduyulu başka insanlar onun öğretilerini yaydılar ve Avrupa Rönesans'a gebe kaldı.

     

     

    *

    hücre duvarının çıkarcılığını bile insana yormayacak bir doğumdan gelmeme olasılığı bile, itici güç verebilmeli her birimize bazı zamanlar bile olsa bu, diye düşünüyorum. tüm olasılıkları ince eleyip sık dokumalı.

    gerçeklei görmek ummutsuzluk değil, asıl umuda kapıdır

    ©akın akça

    2007 cic

     

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 18/2/2007 - All Around the World şarkısının ayrıntısal küçük bir analizi
  • Bir de "Eurovision"a gidecek tavrından laubali alaylar geçmişti kendi şarkısıyla. Halbuki o "All round the World"deki dağların üzerinden turlayışlar falan, "Dünyanın Hakimi" siyah beyaz filmindeki iyicil olasılıkları bile anımsatmıyor bana. Yani dünyayı kurtarması güzel o filmdeki adamın kötü yöneticilerden, ama arada yerlilerde, masum halklar da gitmişti vs..

     

    3.38’de bir geçiş var, sonra 4.47 ya da tercihan, 4.48’lerde bir başka geçişler daha var. Daha sonra, şarkı 9.18 dk surlarına kadar öyle devam ediyor. Liam’ın bu "All Around the World" de şarkıyı eveleyip gevelemesi, ağzının içinde eğip bükmesi anlamıyla; John Lennon’un bir fotoğrafı vardı küçük, ama alamamıştım, o halinindeki çene yapısını hatırlatıyor bana. O resimde Lennon, Güven yengeme benziyor gibi gelmişti bana, Yoko Ono’dan daha çok –ne demekse bu?

    All Aroud the World’den sonra, bir “Columbia” almalıyız. Columbia'nın böyle gelişi, bana "Riviera", "Plaza", veya da "Royal Casino" gibi kelimeleri çağrıştırıyor -"marina" da olabilir. Ama kumar masası dolu olsa da Malezya ve Endonezya'da insanlar mercan resifleriyle iç içe yaşıyorlar?

    Velhasıl, Columbia'nın ardından da bir “Go Let It Out” enfes gidebilir. Özellikle o otobüsten iniş çıkış sahnelenmeleri ile sirk gibi bir yere yürüyüp gidiyor ya, oraları.. falan…

    (not, Up in the Sky’da meowlamalar gibi sesler var, dikkatinizi çekti mi? How does it feeeel…

    Uh oh ,çheck out guitar geooorge, its in the gıraaajj………

    Bu şarkı ayrı bir yönden de ilgimi çekmişti çünkü çok özel bir şiirim de bu döngülerle ilgiliydi, dünya çevresinde balonla 80 gün gibi falan..

    akın

    denemesel

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    şişko sıska -

    Tırtıl deliklerim

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • Arkadaşlarım
  • e-posta
  • RSS
  • -
  • antoloji'de ben
  • antolojim'de ben
  • ev2 (pwd için danışın)
  • bloggar'm
  • diğer blogcum
  • youtubem
  • sozluk
  • kult b.kurgu
  • k.delik vs.
  • snowqueen
  • tas
  • sozluk2
  • upload
  • live unfaithful
  • kus
  • iqtet
  • gezegende yas
  • uyduda kg.
  • timetravel
  • warp hizi prog.
  • evren ve jeo.devirlere..
  • metal bolumu mucka
  • zagor,hellingen
  • res.roman forum
  • zagor&supermayk
  • zagor, live
  • zagor,mayk2
  • zagor,hell,kiki manitu
  • zag,hell,kikki2
  • zagor&helling.3
  • akvaryum dünyası
  • emoticonunuzu yaratın:)
  • dunya siir
  • iqtest2
  • guzeloyku
  • askolcer
  • miniclip
  • siir dinledinlet
  • kg.
  • kod prog.
  • karısıkod
  • fare kod
  • lovepoems
  • tchorg
  • seviyo:)
  • tchshb

    Kategoriler


    Image Hosted by ImageShack.us turkuaz
    Image Hosted by ImageShack.us cinskediguzel
    Image Hosted by ImageShack.us kartopum
    Image Hosted by ImageShack.us geda
    Image Hosted by ImageShack.us nimo
    Image Hosted by ImageShack.us cicibisiiy
    Image Hosted by ImageShack.us lrem
    Image Hosted by ImageShack.us ehicran
    Image Hosted by ImageShack.us papatyadiyari
    Image Hosted by ImageShack.us sophia
    Image Hosted by ImageShack.us yaramazbebegim
    Image Hosted by ImageShack.us kasimpati
    Image Hosted by ImageShack.us bebekler
    Image Hosted by ImageShack.us iremnur
    Image Hosted by ImageShack.us enzondigital
    Image Hosted by ImageShack.us polyanna
    Image Hosted by ImageShack.us shadowgirl
    Image Hosted by ImageShack.us nilayak
    Image Hosted by ImageShack.us sihirlibahce
    Image Hosted by ImageShack.us katarsis
    Image Hosted by ImageShack.us obolukbasi
    Image Hosted by ImageShack.us thelosthighway
    Image Hosted by ImageShack.us beklemeodasi
    Image Hosted by ImageShack.us dusbahcesi
    Image Hosted by ImageShack.us nurtenaltinok
    Image Hosted by ImageShack.us kubradener
    Image Hosted by ImageShack.us nihatgenc
    Image Hosted by ImageShack.us berrinsulari
    Image Hosted by ImageShack.us huznunhikayesi

  • Sayfa: 1 - Toplam: 1
    Son Sayfa |
    YouNeverCall
    Hicham Aboutaam



    C






    Get your own! Go Large!Cursors - Get this
    Falling Objects

    Image hosted by Webshots.com
    by xanal0n



    TV'de Bugün
    sitene ekle


    Ziyaretçi Defterini Oku Image hosted by Webshots.com
    by xanal0nImage hosted by Webshots.com
    by Ziyaretçi Defterine Yaz