IP adresi



sayfa içeriği

merhaba

  • 16/10/2006 - Mersiye: Endülüs Mersiyesi
  • Her yükselen bir gün düşer, inişler başlar zirveden
    Ömrün mutlu günlerine niçin aldanır ki insan
    Her şey değişir gök gibi, bir gün pırıl pırıl, bir gün bulutlu
    Sen de öylesin işte, bugün güldürmüşse zaman, yarın ağlatır

    Kime uzatmış ki bir şefkat eli bu dünya?
    Kime ebedilik vermiş, kime yaramış sonsuzca?
    Hedefini delip geçmezse kılıçla mızrak,
    Geri döner, yaralar kendi sahibini



    Zaman bu, ne kılıç kını tanır ne sağlam Gımdan kalesi
    Çürütür hepsini, paramparça eder zaman kılıcı
    Düşün, nerdedir şimdi, var mı onlardan bir iz
    Nerde muhteşem taçlı Yemen hükümdarları

    Şeddad'ın İrem Bağı, İrem Cenneti nerde
    Nerde bugün İran'ın Sasani hükümdarı
    Karun'un bitmez tükenmez serveti nerde bugün?
    Hani Ad, hani Adnan, hani Kahtan, bu dünya servetleri

    Çaresiz onlarda boyun büküp emrine tarihin,
    Çekilip gittiler birer birer, bir masal bir efsane gibi
    O saltanatlar sanki bir rüyada yaşanmış gibi
    Gerçekten değil de, bir hayal bir gölge gibi sanki

    Bir vuruşta yere serdi Dara'yı zaman
    Yere geçirdi Kisra'yı, ne sarayları kaldı, ne zafer takları
    Don vurmuş yapraklar gibi kurudu Sa'b
    Düşün ki bir beka bulmadı alemde Süleyman bile

    Bin türlü belası var dünyanın işte,
    Bazan bir hüzün boşanır, bazan bir sevinç tufanı
    Her faciaya bir teselli bulursun belki, ama
    Unutulmaz İslam'ın uğradığı bela cihanda

    Öyle bir felakete uğradık ki Endülüs'te biz
    Üstümüze devrildi sanki, Şehlan ve Uhud dağları
    Nazar değdi İslam'a Endülüs'te, bela üstüne bela
    Yağdı yağmur gibi, O güzelim şehirler üstüne

    Bir sor Belensiye'yi hali nicedir Mürsiye'nin
    Duy başına gelenleri Şatibe'nin, Ceyyan'ın
    Gördün mü Kurtuba'yı, bir bilgi okyanusu
    Bir bilgi deniziydi , görseydin bilginleri

    Hıms'ı sor şimdi de, pırıl pırıl aydınlık bahçeleri
    Azb ırmağını sor, yine öyle akar mı, şeker tadıydı suyu
    İşte bunlardı, Medine'si, gözbebeği Endülüs'ün
    Bunlar ki birer viranedir artık, niçin yaşamalı

    Yarinden ayrılmış feryatlar koparan bir genç gibi
    Öyle dolmuş, hüzünlügözleri yüce İslam'ın
    Soyununca İslam'dan, birer çöle dönüştü sanki
    Onlar ki, küfür karanlığı içinde bayındır bugün

    Birer kilisedir artık camiler, mescitler
    Her yanda çanlar, putlar ve baykuş uğultuları
    Donmuş taştansalar da, mihraplar ağlar buna
    İnler buna minberler, cansız ağaçtansalar da

    Uyan ey gafil kişi ibret denizi zaman
    Sen uyumuşsan da, asla uyumaz zaman
    Ey korkusuzca, gururla at sürenler kendi ülkesinde
    Siz Hıms'ı gördünüz mü, en güzelini ülkelerin

    Her facia unutulur biraz belki tarihte
    Unutulmaz endülüste başa gelen belalar
    Ey Siz, en güzel ve şahin duruşlu
    Arap atlarına binenler, yarış alanlarında

    Ey keskin kılıçlı kahramanlar ordusu,
    Ey savaşın toz dumanı içinde kılıcı parlayanlar
    Siz ey karşı kıtada, bin nimet içinde
    Rahat ve mutlu yaşayanlar saltanat içinde

    Sizin hiç haberiniz var mıdır Endülüs'ten
    Bir siz kalmışsınız duymayan halimizi
    Onlar sizden yana çevirip gözlerini ufuklara bakıp,
    Bir imdat beklediler, öldürülen asker , esir düşen kadınlar

    Yarab, nedir bu çatışma, bu ayrılık İslam arasında
    Alıp götürdü, nemiz var, nemiz yok, bir zulüm seli
    Dün sultan idiler, bey idiler kendi ülkelerinde
    Bugün küfrün elinde bir uşak, bir oyuncak

    Çevirmiş onları, dört yandan zillet uçurumları,
    Dehşet içinde fırlamış gözleri, kimsesiz ve şaşkın...
    Sende görseydin çığlıklarını, çırpınışlarını ey Tanrı kulu
    Ocağından koparılıp satıldıklarını köle pazarlarında

    O feryatlar senin de aklını koymazdı başında benim gibi
    Koparır gibi bedenden ruhu, kopardılar anadan yavrusunu
    Yeni doğan güneşin aydınlığı o kızlar ki
    Öyle saf temiz, yakut ve mercandan dökülmüş sanki

    O kızlar ki, sürüklenip sürüklenip saçlarından
    Kirli yataklarına çekildi, kan kustu babaları
    ERİTİR HER KALBİ BU ANLATTIKLARIMIN BİRİSİ BİLE
    EĞER VARSA SENDE İSLAM'DAN BİR İZ, EY İNSANOĞLU

     

    ***

    Mersiye'nin Hikayesi:

    1492 yılında Endülüs'de ki son sultanlık olan Gırnata Sultanlığı'nın yıkılışının ardından büyük bir zulme uğrayan Endülüs müslümanları, bir elçi göndererek Osmanlı padişahı 2. Beyazid'den yardım istemişlerdi. İstanbul'a gelen elçi bu arada Padişah'a, Endülüslü Salih Bin Şerif'in ENDÜLÜS MERSİYESİ'ni de sunar.


    Ebü'l Beka Salih Bin Şerif (1492)

    Çeviren Osman Yenice

    Yorum ( 1 ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 16/10/2006 - Albert Camus: Sisyphos Söyleni
  • Tanrılar Sisyphos'u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkum etmişlerdi; Sisyphos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı.

    Homeros'a bakılırsa, Sisyphos ölümlülerin en bilgesi, en uyanığıydı. Başka bir söylentiye göre de haydutluğa eğilim gösteriyordu. Ben bunda bir çelişki görmüyorum. Ruhlar dünyasının yararsız işçisi olmasına yol açan nedenler konusunda kanılar farklı.



    İlkin tanrıları biraz hafife alması başına kakılıyor. Onların gizlerini açığa vurmuştu. Jüpiter, Asope'un kızı Egine'yi kaçırır. Kızın babası bu kayboluşa şaşar, Sisyphos'a dert yanar. Bu kaçırmayı bilen Sisyphos, Korent kalesine su vermesi koşuluyla Asope'a bilgi vereceğini söyler. Suyu tanrıların öfkesine rağmen yeğ tutmuştur. Ruhlar ülkesinde bundan dolayı cezalandırılır. Homeros bize Sisyphos'un Ölüm'ü zincire vurduğunu da anlatır. Pluton ülkesini ıssız ve sessiz görmeye katlanamaz. Savaş tanrısını yollar, o da Ölüm'ü kendisini yenenin elinden kurtarır.

    Sisyphos'un ölmek üzereyken, önlemsizlik edip karısının aşkını denemek istediği de söylenir. Cesedini alanın ortasına atmasını ister. Sisyphos kendisini ruhlar ülkesinde bulur ve burada insan aşkına öylesine karşıt olan bu söz dinlemeye kızar, karısını cezalandırmak üzere yeryüzüne dönmek için Pluton'dan izin alır. Ama bu Dünya'nın yüzünü yeniden görünce, suyu ve güneşi, sıcak taşları ve denizi tadınca, ruhlar ülkesinin karanlığına dönmek istemez artık. Çağırmalar, öfkeler, gözdağları, hepsi boşa gider. Daha birçok yıllar, körfezin eğrisi, pırıl pırıl deniz ve yeryüzünün gülümsemeleri karşısında yaşar. Tanrıların bir karar vermesi gerekmektedir. Mercure gelip pervasızın yakasına yapışır, sevinçlerinden kopararak zorla ruhlar ülkesine götürür onu, burada kayası hazırdır.

    Sisyphos'un absürt kahraman olduğu şimdiden anlaşılmıştır. Tutkularıyla olduğu kadar sıkıntısıyla da absürtdür. Tanrıları hor görmesi, ölüme kin duyması, yaşam tutkusu, tüm varlığı, hiçbir şeyi bitirmemeye yönelttiği bu anlatılmaz işkenceye mal olur. Yeryüzünün tutkuları için ödenmesi gereken pahadır bu. Ruhlar ülkesindeki Sisyphos konusunda hiçbir şey söylenmez bize. Söylenenler imge gücümüzle canlandırılmak için yaratılmıştır. Burada yalnız kocaman taşı kaldırmak, yuvarlamak, yüz kez yeniden başlanan bir yokuşu tırmanmasını söylemek için gerilmiş bedenin tüm çabası görülür; kırışmış yüz, taşa bastırılmış yanak, balçık kaplı kitleyi yüklenen bir omzun, onu indiren bir ayağın desteği, kollarla yeniden toparlama, toprağa batmış iki elin tümüyle insansı güveni görülür. Göksüz uzamla, derinlikten yoksun zamanla ölçülen bu uzun çabanın en sonunda, amaca ulaşılmıştır. Sisyphos o zaman taşın birkaç saniyede bu aşağı dünyaya inişine bakar, yeniden tepelere doğru çıkarmak gerekecektir onu. Gene ovaya iner.

    Sisyphos bu dönüş, bu duruş sırasında ilgilendirir beni. Böylesine taşlarla didinen bir yüz, taşın kendisidir şimdiden! Bu adamın ağır ama eşit adımlarla sonunu göremeyeceği sıkıntıya doğru inişi gözlerimin önüne geliyor. Bu saat, bir soluk alışı andıran, tıpkı yıkımı gibi şaşmaz bir biçimde geri gelen bu saat, bilincin saatidir. Tepelerden ayrıldığı, yavaş yavaş tanrıların inlerine doğru gömüldüğü saniyelerinin her birinde, yazgısının üstündedir. Kayasından daha güçlüdür.

    Bu söylen 'trajik'se, kahraman bilinçli olduğu içindir. Gerçekten de, her adımda başarma umuduyla desteklenseydi, neden kederli olacaktı? Bugünün işçisi yaşamının tüm günlerinde aynı işlerde çalışır, bu yazgı da absürtlükte bundan aşağı kalmaz. Ama ancak bilinçli olduğu ender anlarda 'trajik'tir. Sisyphos, tanrıların paryası, güçsüz ve ayaklanmış Sisyphos, düşkün durumunun tüm enginliğini bilir: inişi sırasında bunu düşünür. Bunalımını oluşturan açık görüşlülük aynı zamanda yengisini de tüketir. Horgörünün aşamadığı yazgı yoktur.

    Kimi günlerde dönüş böyle acı içinde geçiyorsa, sevinç içinde de geçebilir. Bu sözcük fazla değil. Gene Sisyphos'u kayasına dönerken getiriyorum gözlerimin önüne, acı başlangıçtaydı. Yeryüzünün görüntüleri usa fazla takıldığı zaman, insanın yüreğinde keder yükselir: kayanın yengisidir bu, kayanın ta kendisidir. Bunlar da bizim Gethsemani gecelerimizdir. Ama ezici gerçekler tanındılar mı yok olurlar. Böylece Oidipus da ilkin yazgıya bilmeden boyun eğer. Bildiği andan sonra, trajedyası başlar. Ama aynı anda, kör ve umutsuz durumda, kendisini dünyaya bağlayan tek elin bir genç kızın eli olduğunu anlar. Ölçüsüz bir söz çınlar o zaman: 'Bunca acı deneyimime karşın, ilerlemiş yaşım ve ruh büyüklüğüm her şeyin iyi olduğu yargısına götürüyor beni.' Dostoyevski'nin Kirilov'u gibi Sofokles'in Oidipus'u da absürt yenginin formülünü verir böylece. İlkçağ bilgeliği çağdaş kahramanlıkla birleşir.

    Bir mutluluk kitabı yazma isteğine kapılmadıkça, absürdü bulamaz insan. 'Daha neler! Böylesine dar yollardan mı..' Ama bir tek dünya var yalnızca. Mutluluk ve absürt aynı yeryüzünün iki oğlu. Birbirlerinden ayrılamazlar. Yanlışlık mutluluğun ille de absürdün bulunuşundan doğduğunu söylemek olur. 'Her şeyin iyi olduğu yargısına varıyorum,' der Oidipus, bu söz kutsaldır. İnsanın vahşi ve sinirli evreninde çınlar. Her şeyin tükenmediğini, tüketilmediğini öğretir. Bu dünyaya doyumsuzluğumuz ve yararsız acılardan hoşlanmamız yüzünden gelmiş bir tanrıyı kovar bu dünyadan. Yazgıyı bir insan işi yapar, insanlar arasında sonuçlandırılacak bir işe dönüştürür.

    Sisyphos'un tüm sessiz sevinci buradadır: yazgısı kendisinindir. Kayası kendi nesnesidir. Aynı biçimde, absürt insan da sıkıntısı üzerinde gözleme başladığı zaman, tüm putları susturur. Birdenbire sessizliğine bırakılmış evrende, yeryüzünün binlerce hafif, hayran sesi yükselir. Bilinçsiz ve gizli seslenişler, tüm yüzlerin çağrıları, bunlar işin kaçınılmaz ters yüzü ve yenginin pahasıdır. Gölgesiz güneş yoktur. Ve geceyi tanımak gerektir. Absürt insan evet der, çabası hiç dinmeyecektir artık. Kişisel bir yazgı varsa, üstün alınyazısı yoktur, hiç değilse tek bir alınyazısı vardır, onu da kaçınılmaz bulur ve küçümser. Gerisine gelince, günlerini istediği gibi geçireceğini bilir. İnsanın kendi yaşamına yöneldiği bu yüce anda, Sisyphos, kayasına dönerken, kendisince yaratılan, belleğinin bakışı altında birleşen, hemen sonra da ölümüyle kapanan yazgısı olan bu bağımsız eylemler dizisini seyreder. Böylece, insansal olan her şeyin tümüyle insan kaynaklı olduğunu gösterir, görmek isteyen ve karanlığın sonu olmadığını bilen kördür, hep yürümektedir. Kaya hala yuvarlanır durur.

    Sisyphos'u dağın eteğinde bırakıyorum! Kişi yükünü eninde sonunda bulur. Ama Sisyphos tanrıları yadsıyan ve kayaları kaldıran üstün sadıklığı öğretir. O da her şeyin iyi olduğu yargısına varır. Bundan böyle, efendisiz olan bu evren ona ne kısır görünür, ne de değersiz. Bu taşın ufacık parçalarının her biri, bu karanlık dağın her madensel parıltısı, tek başına bir dünya oluşturur. Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. Sisyphos'u mutlu olarak tasarlamak gerekir.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 16/10/2006 - Edgar Allan Poe: OVAL PORTRE
  • Uşağımın, ağır yaralı halimde beni açıkta gecelemeye  bırakmaktansa herşeyi göze alıp zorla içeri soktuğu
    şato, kimbilir ne kadar zamandır Apeninler’in üzerindeki esrarlı heybet ve hüzün yığınlarından biriydi; hep böyle şatolardan bahseden Mrs. Radecliffe’in hayal ettiklerinden farksızdı.

    Görünüşe göre bu yakınlarda, bir zaman için terk edilmişti. Biz en az ihtişamla döşenmiş küçük bir daireye yerleştik.
     
    Burası binanın uzak bir kulesiydi. Süsleri zengin olmakla beraber yıpranmış ve eskiydi. Duvarlarına altın arabesk çerçeveler içinde birçok canlı modern resimler ve perdeler asılmıştı. Odalar türlü şekilde eski silahlar ve savaş ganimetleriyle donatılmıştı. Yalnız duvarlara asılı olmayıp, binanın garip mimarisinin sonucu olan birçok girinti ve çıkıntılarına dayatılan bu resimlere, henüz başlayan buhranlarım yüzünden derin bir ilgi duyuyordum.

    Onun için (zaten gece olduğundan) Pedro’ya pencerelerin ağır kepenklerini kapamasını söyledim. Başucumdaki yüksek şamdanın mumlarını yakmasını ve yatağı tamamiyle örten saçaklı siyah kadife perdeleri açmasını emrettim.



    Bütün bunların yapılmasını isteyişimin sebebi, eğer uyku tutmazsa resimleri seyretmekve yastığımın üzerinde bulduğum bir kitabı okumaktı –anlaşılan bu kitap duvardaki resimleri inceleyen bir eserdi.

    Uzun uzun okudum, dikkatle, yakın bir ilgiyle seyrettim. Saatler büyük bir hızla ve ihtişamla uçup gittiler. Nihayet gece yarısı geldi. Şamdanın yeri beni memnun etmedi. Uyuklayan uşağımı rahatsız etmeden, şamdana zorlukla elimi uzatarak onu, kitabımı daha iyi aydınlatacak bir yere koydum.

    Fakat bu hareketin beklenmedik bir etkisi oldu. Mumların ışığı şimdi, o zamana kadar karyolanın gölgesinde kalan bir köşeyi aydınlattı. Böylece o parlak ışığın içinde, evvelden farkına varmadığım bir resim gördüm. Bu resim henüz kadınlık çağına giren bir kızın portresiydi. Resme şöyle bir baktım, sonra gözlerimi kapadım. Böyle yapışımın sebebini önce kendim bile bilmiyordum. Ama gözlerim kapalı kaldığı sürece zihnimde bu sebebi araştırdım. Bu, gözlerimin beni aldatmadığına inanmak ve hayal gücümü dinginlik
    ve huzura kavuşturup emin bir gözle bakmak için yapılmış ani bir hareketti. Biraz sonra resme tekrar uzun uzun baktım.

    Gördüğümün doğru olduğundan artık şüphe etmiyordum, edemezdim. Çünkü resmin üzerine vuran mumların ilk
    pırıltısı duygularımın, içine düşmekte olan rüyalı dalgınlığı gidermiş ve beni iyice sarsarak uyandırmış gibiydi. Portre, söylediğim gibi bir genç kızındı. Sully’nin yaptığı resimlerdeki çok beğenilen başları andıran, teknik tabiriyle " vignette " tarzında yapılmış yalnız bir baştan ve omuzlardan ibaretti. Kollar, göğüs ve hatta parlak saçların sonucunda resmin fonunu oluşturan belirsiz ve koyu karanlık
    içinde farkolunmayacak şekilde erimişti. Çerçeve ovaldi, Arapvari, zengince yaldızlanmış ve halelenmişti. Bir sanat eseri olarak hiçbirşeye bu resimden çok değer biçilemezdi. Fakat beni böyle birdenbire sarsan ne eserin yapılış tarzı ne de çehrenin harikulade güzelliğiydi.

    Asıl beni hayrete düşüren, yarı uyku halinde birdenbire sarsılan hayalgücümün bu portreyi yaşayan bir insana
    benzetmesiydi. Bir bakışta resmin, tarzın ve çerçevenin düşmanlığını hemen farketmiştim; bunlar deminki fikri hemen dağıtıyorlar hatta akla gelmesine bile fırsat bırakmıyorlar. Bu sebepleri ciddi olarak düşünerek, yarı oturmuş yarı uzanmış vaziyette, belki bir saat gözlerim portreye dikili kaldım. Sonunda, etkisinin sırrını çözdüğüme inanarak yatağın içine düştüm. Evet, resmin sihrini o mutlak canlılığını bulmuştum. Bu beni önce şaşırttı, allak bullak etti, sonunda sindirip ürküttü.

    Derin ve saygılı bir korkuyla şamdanı eski yerine koydum. Sonsuz heyecanıma sebep olan şey de bu suretle gözümün önünden kalkmış oluyordu. Telaşla resimleri tahlil eden ve hikayelerini anlatan o kitabı aradım. Oval portreyi gösteren sayfayı çevirerek şu belirsiz ve garip kelimeleri okudum:

    " O, benzerine az rastlanır bir güzelliğe sahip ve cazibesi kadar neşesi de sonsuz olan bir genç kızdı. Ressamı görüp sevdiği ve onunla evlendiği an hayatının uğursuzluk saati çaldı. Ressam, ateşli, çalışkan, sert ve zaten eşini sanatında bulmuş bir insandı; halbuki o, benzerine az rastlanır bir güzelliğe sahip ve cazibesi kadar neşesi de sonsuz olan bir genç kızdı; şen, güler yüzlü, bir karaca yavrusu kadar oyunbaz, her şeye sevgi besleyen, değer veren, yalnız rakibi sanattan nefret eden, yanlız sevgilisini ondan ayıran palet ve fırçalar gibi uğursuz şeylerden korkan bir genç kızdı. Böylece, ressamın kendi portresini yapmak
    istediğini duyması kız için korkunç bir darbe olmuştu.

    Fakat kız mütevazi ve uysaldı. Yüksek kulede, ışığın yalnız yukardan tualin üzerine düştüğü karanlık odada hiç şikayet etmeden haftalarca poz verdi. Ressam içinden, saatlerce, günlerce süren işinden pek gurur duyuyordu. Ateşli, vahşi ve huysuz bir adamdı;
    hayallerinde kendisini kaybediyordu. Öyle ki, bu ıssız kulede ancak tepeden sızan ışığın sevgilisinin sağlığını harap ettiğini, onu içten içe yediğini hangi göz olsa görebilecekken, o göremiyordu. Kız, büyük bir ünü olan ressamın işine ne derin bir aşkla bağlı olduğunu, kendisini çok seven fakat günden güne zayıflayan ve cesareti kırılan sevgilisini tasvir

    etmek için nasıl gece gündüz çalıştığını görüyor ve gülümsüyor, şikayet etmeksizin durmadan gülümsüyordu.
    Gerçekten portreyi görenler, aslına benzeyişinden, adeta bir mucizeden bahseder gibi, alçak sesle bahsediyorlar ve bunun yalnız sanatçının büyük kudretinden değil, o kadar ustalıkla resmini yaptığı güzele olan derin sevgisinden geldiğini söylüyorlardı.

    Fakat portrenin bitmesi yaklaşınca artık kuleye kimse kabul edilmez oldu. Çünkü ressam işinin hararetiyle vahşileşmişti ve gözlerini tualden karısının yüzüne bakmak için bile pek seyrek kaldırıyordu. Resme döktüğü renklerin, yanında duran sevgilisinin
    yanaklarından uçup gittiğini fark etmiyordu.

    Haftalar geçip de yapılacak az şey (ağzın üzerine vurulacak bir fırça, gözün üstüne düşürülecek bir renk) kalınca kadının ruhu, sönmekte olan bir lambanın alevi gibi, bir an parladı. Artık son fırça vurulmuş, boya sürülmüştü.

    Bir dakika ressam, eserinin önünde hayran hayran durdu. Fakat, resme bakarken titrerdi, rengi uçtu, benzi ölü gibi sarardı, ' Gerçekten, hayatın ta kendisi oldu bu! ' diye haykırdı. Gözlerini birden bire sevgilisine bakmak için çevirdi: Genç kadın ölmüştü. "

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 16/10/2006 - Slovaj Zizek: Kant ile Sade: İdeal Çift
  • Modern düşünce tarihindeki tüm çiftler (Freud ve Lacan, Marx ve Lenin…) içinde, belki de en problemlisi Kant ve Sade’dır: “Kant, Sade’dır” ifadesi, iki radikal karşıt arasına bir eşitlik işareti koyduğu için, başka bir deyişle arı, yansız etik tavrın, bir yönüyle, haz verici şiddete yönelik dizginlenmemiş bir düşkünlükle özdeş olduğunu ya da bu düşkünlükle örtüştüğünü öne sürdüğü için, modern etiğin “sonsuz yargı”sıdır.

    Burada tehlikede olan pek çok şey vardır –belki de her şey tehlikededir– : Kantçı formalist etikten, Auschwitz’in soğukkanlı cinayet mekanizmasına uzanan bir kan bağı var mıdır? Toplama kamplarının sıradan mekanlar ve cinayetin sıradan bir iş haline gelmesi, Aklın özerkliğine yönelik aydınlanmacı ısrarın doğal bir sonucu mudur?

    Saló’nun film versiyonunda, Mussolini’nin Salo Cumhuriyeti’ndeki karanlık günleri işleyen Pasolini’nin ima ettiği gibi, Sade’dan faşistlerin işkencelerine giden meşru bir kan bağı var mıdır? Lacan bu bağlantıyı ilk kez Psikanaliz Etiği üzerine verdiği seminerde (1958–59)1 kurmuş ve 1963’te yayımlanan Écrits içinde “Kant ile Sade”2 isimli makalesinde geliştirmişti.



    1
    Lacan’a göre, Sade tam da Bilincin Sesi’ni dürüstlükle dışsallaştırdığı için, Kant’ın felsefede yarattığı devrimin doğasındaki potansiyelin yayılmasını sağlamıştır. Burada ilk akla gelen elbette şudur: Bütün bu tartışmaya ne gerek vardır? Günümüzde, içinde yaşadığımız postidealist Freudçuluk çağında, bu “ile”nin ne anlama geldiğini –Kant’ın katı ahlakçılığının aslının Yasa’nın sadizmi olduğunu, başka bir deyişle Kantçı Yasa’nın, tıpkı öğrencilerine olanaksız ödevler vererek onlara işkence eden ve bu arada başarısızlıklarından gizli bir haz duyan bir öğretmen gibi, öznenin içine düştüğü çıkmazdan, sonu gelmez buyrukları karşılayamamasından sadistçe bir haz duyan bir süperego ajanı olduğunu– herkes bilmekte değil midir?

    Lacan’ın vurgulamak istediği nokta ise bu ilk bağlantının tam tersi yöndedir: ona göre Kant gizli bir sadist değil, Sade gizli bir Kantçıdır. Bunun anlamı da şudur: Lacan’ın odağındaki Sade değil, Kant’tır; asıl ilgilendiği etikteki Kantçı devrimin nihai sonuçları ve gözden kaçırılmış öncelleridir.

    Başka bir deyişle, Lacan bildik “indirgemeci” yaklaşımla, ne kadar saf ve tarafsız görünürse görünsün, her etik edimin bir “patolojik” güdülenime (edimde bulunanın, kendisiyle aynı konumda bulunanların takdirini kazanması vb uzun vadeli çıkarları; hatta etik edimlerin çoğunlukla yol açtığı düşünülen acı ve maddi kayıpların getirdiği “negatif” tatmine kadar uzanan güdülenimlere) dayandığını vurgulamakta değildir; aksine Lacan’ın asıl ilgilendiği nokta, tam da arzunun kendisinin (yani kişinin onunla çelişmeyen kendi arzusunun) herhangi bir “patolojik” çıkar ya da güdülenim üzerinden temellendirilmesini engelleyen ve böylece Kantçı etik edim ölçütüne uymasını, dolayısıyla “kişinin kendi arzularına uymasının”, “kişinin ödevini yerine getirmesi” ile örtüşmesini sağlayan paradoksal tersinimdir. Burada Kant’ın kendisinin Pratik Aklın Eleştirisi’nde kullandığı ünlü örneği hatırlatmakla yetinelim:

    Diyelim ki birisi, arzusunun nesnesi ve olanak bir arada bulunduğunda, şehvetine karşı koyamadığını söylüyor. Ona, bu olanağı bulduğu evin önünde, şehvetini doyurduktan hemen sonra asılacağı bir darağacı kurulduğunda, tutkularını kontrol edip edemeyeceğini soralım. Buna yanıtının ne olacağını pek uzun düşünmemiz gerekmez.3

    Lacan’ın bu soruya karşı getirdiği argüman ise şudur: Ya (psikanalizde sık sık karşılaşıldığı gibi) ancak bir tür “darağacı” ile tehdit edildiğinde, başka bir deyişle ancak bir yasağı ihlal edeceğini bildiğinde, gerçekten tutkulu bir gece yaşayabilen biri ile karşılaşırsak?

    60’larda çekilen ve Virna Lisi ile Marcello Mastrioanni’nin başrollerini paylaştıkları İtalyan filmi Casanova 70 tam da bu noktaya dayanıyordu: Kahraman cinsel iktidarını ancak “o işi” bir tür tehlike içindeyken yaparsa koruyabiliyordu. Filmin sonunda sevdiği kadınla evlenmek üzereyken, en azından düğününden bir gece önce nişanlısı ile sevişerek, evlilik öncesi seks yasağını ihlal etmeyi dener, ama nişanlısı bir papazdan düğünlerinden önceki gece sevişebilmeleri için özel izin alarak ve böylece eylemin suça bağlanan yönünü tamamen ortadan kaldırarak, bilmeden, kahramanımızın bu minimal hazzı yaşamasını engellemiş olur. Peki kahramanın yapabileceği ne kalmıştır? Filmin son sahnesinde, kahramanımızı yüksek bir binanın dışındaki küçük bir verandaya tırmanmaya çalışırken görürüz, bu yolla, cinsel hazzı ölümcül bir tehlikeye bağlamaya yönelik umutsuz bir çaba içinde, genç kızın odasına en tehlikeli yoldan girme ödevini üstlenmiştir…

    Yani, Lacan’ın vurguladığı nokta; cinsel tutkuların tatmini en basit “egoist” çıkarların bile bastırılmasını içeriyorsa, eğer bu tatmin açıkça “haz ilkesinin ötesinde” yer alıyorsa, öyleyse görünüşte tamamen bunun karşıtı olsa da, etik bir edimle karşı karşıya olduğumuz ve kahramanımızın “tutkusunun” stricto sensu etik bir tutku olduğudur.4

    Lacan’ın vurguladığı bir diğer nokta da, Kant’taki bu örtük Sadeçı “etik (cinsel) tutku” boyutunun ona bizim abartılı yorumumuz tarafından eklenmediği, bu boyutun Kant’ın kuramsal yapıtının doğasında bulunduğudur.5 Bu konudaki “ikinci dereceden kanıtları” bir kenara bıraksak bile (Kant’ın o ünlü evlilik tanımı –“karşı cinslerden iki yetişkinin, birbirlerinin cinsel organlarını kullanmak için yaptıkları sözleşme”– Öteki’ni, öznenin cinsel partnerini, kısmi bir nesneye, yani bedenindeki haz veren bir organa indirgemesi ve onun bir Kişi olarak Bütünlüğünü görmezden gelmesi anlamında, tamamıyla Sadeçı değil midir?), “Kant’taki Sade” tablosunun anahatlarını ayırt etmemizi sağlayan en önemli ipucu, Kant’ın duygulanımlar (duygular) ve ahlak yasası arasındaki ilişkiyi kavramsallaştırma şeklidir.

    Kant her ne kadar patolojik duygulanımlar ile ahlak yasasının saf formu arasında mutlak bir uçurum olduğunda ısrar etse de, öznenin, ahlak yasasının buyruğuna karşı çıktığında zorunlu olarak deneyimlediği bir a priori duygulanım vardır ki o da, küçük düşmenin getirdiği acıdır (kişinin kırılan onuru yüzünden, insan doğasının “radikal Kötülüğüne” bağlı olarak); Lacan’a göre, Kant’ta acının tek a priori duygulanım olarak ayrıcalıklı bir yere sahip olması, Sade’da cinsel jouissance’a ulaşmanın ayrıcalıklı bir yolu olarak görülen acı kavrayışı (ötekine işkence etmek ve onu küçük düşürmek, onun tarafından işkenceye uğramak ve küçük düşürülmek) ile bağlantılıdır (elbette Sade’ın acıya hazza göre öncelik atfetmesinin nedeni, onun daha uzun sürmesidir, hazlar gelip geçicidir, oysa acı belirsiz bir süre boyunca devam edebilir).

    Bu bağlantıyı daha elle tutulur hale getirmek için Lacan’ın Sade’daki temel fantezi olarak adlandırdığı durumdan söz edebiliriz: Kurbanın kendi bedeninden başka, belirsiz bir süre boyunca işkence edilebilecek, buna rağmen sihirli bir şekilde güzelliğini korumaya devam edecek, göksel bir bedeni daha olduğu fantezisi (Sade’daki standart genç kız figürünün, ahlaki niteliklerden yoksun işkencecisinin sonu gelmek bilmeyen aşağılamalarına ve ona uyguladığı onca fiziksel şiddete rağmen, gizemli bir şekilde bütün yaşadıklarından sapasağlam çıktığına dikkat ediniz; tıpkı Tom ve Jerry’nin ve diğer çizgi film kahramanlarının yaşadıkları bütün o gülünç maceralardan sapasağlam çıkmaları gibi.)

    Bu fantezi, sonu gelmez bir şekilde ahlaki kusursuzluğa ulaşmaya çalışan ruhun ölümsüzlüğüne ilişkin Kantçı postülanın libidodaki temellerini açığa çıkarmakta değil midir, başka bir deyişle, ruhun ölümsüzlüğünün fantezideki “hakikati” kendisinin tam karşıtı, yani bedenin ölümsüzlüğü, bedenin sonu gelmek bilmeyen acılara ve aşağılanmalara katlanma yetisine sahip olması değil midir?
    Judith Butler, bir direnç noktası olarak Foucaultcu “beden” kavramının, aslında Freudçu “psişe” kavramından başka bir şey olmadığını vurgular: Paradoksal olarak, “beden” Foucault’nun, ruhun egemenliğine direnen psişik aparat için kullandığı isimdir. Bunun anlamı şudur: Ruhu “bedenin hapishanesi” olarak nitelediği ünlü tanımında, bedenin “ruhun hapishanesi” olarak görüldüğü Platoncu-Hıristiyan tanımı tersine çeviren Foucault’nun “beden” diye adlandırdığı aslında biyolojik beden değil, çoktan bir tür öznellik-öncesi psişik aparat içinde hapsolmuş olan bir bedendir.6 Nihayet, Kant’ta da bedenle ruh arasındaki ilişkide, benzer bir gizli dönüşümle –ama bu kez tam tersi yönde– karşılaşmıyor muyuz: Kant’ın “ruhun ölümsüzlüğü” dediği şey aslında, öteki, göksel, “ölümden sonra da yaşayan” bedenin ölümsüzlüğü değil midir?

    2
    Lacan acının öznenin etik deneyiminde oynadığı bu merkezi rol aracılığıyla “telaffuz öznesi” (bir ifadeyi dile getiren özne) ile “telaffuz edilenin (ifade) öznesi” (dile getirdiği ifade içinde ve bu ifade aracılığıyla öznenin yüklendiği sembolik kimlik) arasındaki ayrımı ortaya koyar: Kant, ahlak yasasının “telaffuz öznesi”nin, yani koşulsuz etik buyruğu telaffuz edenin kim olduğu sorusunu sormaz… onun bakış açısından, bu sorunun kendisi anlamsızdır, çünkü ahlak yasası “hiçbir yerden gelmeyen”, kişiden bağımsız bir buyruktur, başka bir deyişle tamamen öznenin kendisi tarafından konulmuş, öznenin kendisi tarafından özerk bir şekilde kabullenilmiştir. Lacan Sade’a atıfla, Kant’taki bu boşluğu ahlak yasasını telaffuz edenin görünmez kılınması, “bastırılması” olarak okur, onu “sadist” infazcı-işkenceci şeklinde görünür kılan ise Sade’dır, bu infazcı ahlak yasasını telaffuz edendir, yaşadığımız (ahlakın öznesinin yaşadığı) acı ve aşağılanmadan haz duyan faildir.

    Burada apaçık bir karşı argüman çıkar ortaya: Sade’da Kant’ın koşulsuz buyruğunun, yani öznenin kategorik olarak boyun eğmesi gereken evrensel etik buyruğun, “Ödevini yerine getir!” maksiminin yerini alan unsur, bu buyruğun radikal karşıtı; yani “bizimle aynı konumda bulunan bütün insanları acımasızca, hazza ulaşmak için kullandığımız araçlar haline getirerek, bize haz veren tüm patolojik, olumsal kaprisleri sonuna dek izle” buyruğu olduğuna göre, bütün bunlar anlamsız değil midir? Ancak bu durumla, evrensel etik ifadenin-buyruğun “telaffuz öznesi” olarak işleyen “sadist” işkenceci-infazcı figürünün ortaya çıkışı arasında bir tür dayanışma bulunduğunu görmek önemlidir. Kantçı Saygıdan Saygısızlığa yönelen Sadeçı geçiş, başka bir deyişle, Ötekine (aynı konumda bulunana), onun özgürlüğüne ve özerkliğine gösterilen saygıdan, ona her zaman bir kendinde amaç olarak davranmaktan vazgeçilmesi, Ötekilerin tümünün acımasızca sömürülebilecek, kullanılıp atılabilir araçlara indirgenmesi, tam da Kant’ta görünmez halde bulunan Ahlak Buyruğunun “telaffuz öznesinin”, Sadeçı infazcının somut niteliklerine bürünmesi ile ilişkilidir.

    Böylece Sade’ın gerçekleştirdiği, Kant’ın gözünde eşanlamlı olan ve birbiriyle örtüşen iki unsur7 –bir koşulsuz etik buyruğun öne sürülmesi ve bu buyruğun ahlaki bakımdan evrenselliği– arasındaki bağın koparılmasına yönelik çok ince bir operasyondur. Sade bir koşulsuz buyruğun yapısını korurken, bu buyruğun içeriği olarak en uç noktasındaki patolojik tekilliği dayatır.

    Yine burada önemli bir nokta da, bu kırılmanın Sade’ın tuhaflığı olmadığıdır, bu kırılma bir olasılık olarak, Kartezyen öznelliği kuran temel gerilim içinde baştan beri bulunuyordu. Hegel, Kantçı evrenselin tersine dönerek tamamen kendine özgü bir olumsallığa dönüşebileceğinin farkındaydı: Hegel’in eleştirisinin asıl hedefi de Kantçı ahlak buyruğu değil midir – buyruğun içi boş olduğundan, Kant’ın bu buyruğu bir tür empirik içerikle doldurmak zorunda kalması ve böylece olumsal tikel içeriğe, evrensel zorunluluk formu atfetmesi değil midir?

    Koşulsuz buyruk konumuna yükseltilen “patolojik”, olumsal unsurla ilgili bir örnek olarak, elbette tamamen sanatsal misyonu ile özdeşleşen, herhangi bir suçluluk duymadan bu misyonun peşinden giden, sanki bir tür içsel kısıtlamaymış gibi, bu misyon olmadan yaşayamayan bir sanatçıyı ele alacağız. Jacqueline du Pré’nin hazin kaderi, koşulsuz buyruk ile bu buyruğun öteki yüzü, yani kişinin Misyonunun peşinden giderken feda etmek zorunda kaldığı sıradan empirik nesnelerin dizisel evrenselliği arasındaki yarılmanın kadınsı bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. (du Pré’nin yaşamöyküsünü okumak, onu sadece “gerçek bir öykü” olarak değil de, bir mitsel anlatı olarak da okumak çok ilginç ve verimli olacaktır: Bu öyküdeki en şaşırtıcı yön –tıpkı Kaspar Hauser’in öyküsünde olduğu gibi, bireysel rastlantıların antik mitlerden tanıdığımız özellikleri yeniden ürettiği– bir aile mitinin adeta önceden belirlenmiş hatlarını ne kadar yakından izlediğini görebilmemizdir.) Du Pré’nin koşulsuz buyruğu, dürtüsü, mutlak tutkusu sanatıydı (dört yaşındayken, çello çalan birini görmüş ve hemen o anda bir çellist olmak istediğini söylemişti).

    Sanatını, bir koşulsuz buyruk derecesine yükseltmesi, hepsi birbirinin yerine geçebilen, hiçbiri bir diğerinden daha iyi olmayan bir dizi adamla ilişki kurarak daha aşağı düzeyde bir aşk hayatı yaşamasına yol açmıştı, hatta ciddi ciddi bir “erkek avcısı” olarak anılmaya başlanmıştı. Böylece aslında Erkek sanatçıya ait olduğu düşünülen bir konuma geçmişti; uzun ve acılı hastalığının (1973’ten 1987’ye dek sürekli acı çekerek yavaş yavaş ölmesine neden olan multipl skleroz) annesi tarafından, sadece abartılı cinsel yaşamı yüzünden Tanrı’nın verdiği bir ceza olarak değil, sanatına olan “aşırı” bağlılığına karşı da “gerçekliğin bir yanıtı” olarak açıklanması şaşırtıcı değildi.8

    Ancak bütün hikâye bundan ibaret değildir. Asıl soru şudur: Kant’ın ahlak yasası Freudçu süperego kavramının karşılığı olarak kullanılabilir mi? Eğer yanıtımız “evet” olursa, “Kant ile Sade” ifadesi, Kantçı etik anlayışındaki hakikatin Sade olduğu anlamına gelir. Oysa, Kant’ın ahlak yasasını süperegoyla özdeş tutmak mümkün değilse (Lacan’ın XI. Seminer’in son sayfalarında belirttiği gibi, ahlak yasası arzunun kendisi ile özdeş olduğu, buna karşılık süperegonun tam da öznenin arzusuna boyun eğmesinden beslendiği, başka bir deyişle, süperego tarafından üstlenilen suçluluk duygusunun, öznenin bir noktada kendi arzusuna ihanet ettiğinin ya da kendi arzusundan vazgeçtiğinin kanıtı olduğu düşünülürse),9 Sade artık Kant’ın ahlak yasasının tüm hakikati olmaz, sadece onun sapkınca gerçekleştirilmesinin bir formu olur. Kısacası, “Kant’tan daha radikal” olmak bir yana, Sade sadece, özne Kant ahlakının katılığına ihanet ettiğinde neler olacağını dile getirmektedir.

    Bu fark özellikle politik sonuçları açısından önemlidir: “Totaliter” rejimlerin libidinal yapılarının sapkınca olduğunu düşündüğümüz sürece (totaliter öznenin, Ötekinin jouissance’ının nesnesi-aracı konumunda bulunduğunu düşündüğümüz sürece) “Kant’ın hakikati olarak Sade” ifadesi Kant ahlakının totaliter olma potansiyeli barındırdığı anlamına gelir; oysa Kant ahlakının, tam da özneyi, Öteki’nin jouissance’ının nesnesi-aracı olmayı yüklenmekten menettiğini, başka bir deyişle, öznenin Ödevi olduğunu söylediği şeyin tüm sorumluluğunu yüklenmeye çağırdığını kabul edersek, Kant eşi olmayan bir antitotaliter haline gelir.

    Freud’un düşleri analiz yöntemini ortaya koymak için bir örnek olarak kullandığı İrma düşü, aslında sorumluluğa ilişkin (Freud’un, İrma’nın tedavisindeki başarısızlığı karşısında duyduğu sorumluluğa ilişkin) bir düştür, sadece bu olgu bile sorumluluğun Freud’da önemli bir kavram olduğunu göstermeye yeter.

    Peki ama bunu nasıl anlamalıyız? Kendi varoluşçu projesinden sorumlu olan Sartrecı öznenin mauvaise foi’sının, başka bir deyişle sonlu insan varoluşuna özgü ontolojik suçluluk duygusu hakkındaki varoluşçu motifin bildik tuzağından ve aynı biçimde, bu tuzağın öbür yüzünden, “suçu Öteki’ne atmaktan” (“Bilinçdışı Öteki’nin söylemi olduğuna göre, onun formasyonlarından sorumlu değilim, o benim aracılığımla konuşan büyük Öteki’dir, ben sadece bir aracım…”) nasıl kaçabiliriz?

    Lacan’ın kendisine göre bu çıkmazdan kurtulmanın yolu, Kant felsefesini, “İyi’nin ötesi’ne” yönelen ödev duygusuna dayalı psikanalitik etiğin önemli öncellerinden biri olarak görmektir. Standart sözde-Hegelci eleştiriye göre, kategorik buyruğa dayalı evrenselci Kant ahlakı, öznenin içinde bulunduğu ve bize İyi’nin belirli içeriğini veren somut tarihsel konumu hesaba katmaz: Kantçı formalizmden sıyrılmayı başaran, ahlaki yaşamın tarihsel olarak belirlenen tikel Töz’üdür. Ama bu eleştiriye, Kant ahlakının eşsiz gücünün tam da bu formel belirlenimsizlikte yattığı öne sürülerek karşı çıkılabilir: Ahlak yasası bana ödevimin ne olduğunu söylemez, sadece ödevime uygun davranmam gerektiğini söyler, başka bir deyişle, ahlak yasasının kendisinden, içinde bulunduğum özgül durumda uymam gereken somut kuralları çıkarmam mümkün değildir… bunun anlamı da öznenin, ahlak yasasının soyut buyruğunu bir dizi somut yükümlülüğe “çevirme” sorumluluğunu alması gerektiğidir.

    Tam da bu anlamda, insanın aklı, Kant’ın Yargı Gücünün Eleştirisi ile bir paralellik kurmaya çeliniyor: Belirli ahlaki yükümlülüğün somut formülasyonu ile, estetik yargı –tikel bir nesneye evrensel bir kategori yüklemek ya da bu nesneyi zaten verili olan evrensel bir belirlenmişliğin altındaymış gibi düşünmek yerine, “benim” bu nesnenin evrensel-zorunlu-bağlayıcı boyutunu keşfettiğim ve böylece bu tikel-olumsal nesneyi (edimi) bir ahlaki Şey derecesine yükselttiğim yargı– aynı yapıdadır.

    Öyleyse, ödevimizi tanımlayan bir yargıda bulunmakta her zaman bir yüceltme-arınma vardır: Böyle bir yargıda bulunduğumda, “bir nesneyi Şey derecesine yükseltirim” (Lacan’ın yüceltme-arınma tanımı). Bu paradoksu tam anlamıyla kabullenmek, bizi aynı zamanda “ödevi” bir bahane olarak kullanmayı reddetmeye zorlar: “Bunun zor ve zahmetli olabileceğinin farkındayım, ama ne yapayım, ödevim bu…” Katı ahlakın standart düsturu “kişinin ödevini yerine getirmemesinin özrü yoktur!” şeklindedir; Kant’ın Du kannst, denn du sollst! (Yapabiliyorsan, yapmalısın!) deyişi bu düsturun yeni bir versiyonunu sunuyormuş gibi görünse de, Kant bu sözünü çok daha tuhaf bir tersinim ile örtük bir şekilde tamamlar: “kişinin ödevini yerine getirmesinin özrü olamaz!”10 Ödevi yerine getirmenin özrü olarak ödevden bahsetmek iki yüzlülük olarak görüldüğü için reddedilmelidir; öğrencilerini acımasız bir disipline ve işkenceye maruz bırakan, haşin ve sadist öğretmen örneğini hatırlamamız yeterli olsun. Elbette bu öğretmenin kendisini (ve başkalarını) ikna etmek için kullandığı bahane şöyle olacaktır: “Zavallı çocuklara, böylesine baskı uygulamak benim için de zor, ama ne yapayım, ödevim bu!” Daha uygun bir örnek olarak, tüm insanoğlunu sevmesine karşın korkunç tasfiye hareketleri ve infazlar gerçekleştiren Stalinist bir politikacıyı verebiliriz; bütün bunları yaparken vicdanı sızlamaktadır, ama elinde olan bir şey yoktur, bunlar onun İnsanlığın İlerlemesi karşısında sahip olduğu ödevdir…

    Burada karşı karşıya olduğumuz, büyük Öteki’nin İradesi’nin saf aracı konumunu benimsemeye yönelik, tam anlamıyla sapkın tavırdır: Bu benim sorumluluğumda değil, aslında bunları yapan ben değilim, ben sadece daha yüksek bir Tarihsel Zorunluluğun aracıyım… bu konumun müstehcen jouissance’ı, yaptığım şeyden sorumlu tutulamayacağımı düşünmemden kaynaklanır, bundan sorumlu tutulamayacağımın, sadece Öteki’nin İradesi’ne boyun eğmekte olduğumun tamamıyla bilincinde olarak ötekilere acı verebilmek ne güzel... Kant ahlakının yasakladığı tam da budur. Sadist sapkının konumu bu sorunun yanıtıdır: Özne, sadece “nesnel”, dışarıdan kendisine yüklenen bir zorunluluğu yerine getiriyorsa, nasıl suçlu sayılabilir? Bu “nesnel zorunluluğu” öznel olarak yüklenerek, kendine yüklenen [ödevden] haz duyarak. Demek ki, en radikal haliyle Kant ahlakı “sadist” değildir, aksine öznenin Sadeçı bir infazcı konumunu yüklenmesini yasaklayan tam da bu ahlaktır.

    Böylece Lacan yine de son bir dönüş yaparak, “Sade Kant’ın hakikatidir” tezini çürütür. Lacan’ın, Kant’la Sade arasındaki özsel bağlantıyı ilk kez geliştirdiği seminerin aynı zamanda ayrıntılı bir Antigone okuması içermesi bir rastlantı değildir, Lacan burada, örtük hakikat olarak Sadeçı sapkınlık tuzağından kurtulmayı başaran bir ahlak ediminin anahatlarını çizer…

    Antigone, ağabeyinin uygun bir şekilde gömülmesine yönelik koşulsuz buyruğa uymakta ısrar ederek, onu küçük düşüren, sadist infazcı tarafından dile getirilen bir emre uymamayı tercih eder. Öyleyse Lacan’ın Psikanaliz Etiği üzerine seminerlerinin temel çabası, özellikle Kant avec Sade kısırdöngüsünü kırmaktır. Bu nasıl mümkün olabilir? Ancak –Kant’la karşıtlık içinde– arzulama yetisinin kendisinin “patolojik” olmadığını öne sürmekle. Kısacası, bir “saf arzunun eleştirisine” duyulan gereksinimi dile getirir. Arzulama kapasitemizi tamamen “patolojik” olarak gören Kant’a (çünkü defalarca altını çizdiği gibi, empirik bir nesne ve bu nesnenin öznede yol açtığı haz arasında hiçbir a priori bağ yoktur) karşılık, Lacan bir “saf arzu yetisi” olduğunu öne sürer, çünkü arzunun patolojik olmayan, a priori bir nesnesi-nedeni vardır… buradaki nesne elbette, Lacan’ın objet petit a ismini verdiği türden bir nesnedir.

    Çeviren: Ali Kaftan



    Notlar

    1 Lacan, Jacques, Le séminaire, Livre VII: L’éthique de la psychanalyse, Paris, Seuil, 1986, VI. bölüm.
    2 Lacan, J., “Kant avec Sade”, Écrits, Paris, Seuil, 1966, s. 765-790.
    3 Kant, Immanuel, Critique of Practical Reason, New York, Macmillan, 1993, s. 30.
    4 “[…] eğer, Kant’ın öne sürdüğü gibi, tüm patolojik çıkarlarımızı bir kenara bırakmamızı ve ölümümüzü kabullenmemizi sağlayan, ahlak yasasından başka bir şey olamazsa, o zaman bunu hayatıyla ödeyeceğini bile bile geceyi bir kadının yanında geçiren birinin durumu da, ahlak yasasının konusudur.” Alenka Zupancic, “The Subject of the Law”, Cogito and the Unconscious, yay. haz. Slavoj Zizek, Durham, Duke UP 1998, s. 89.
    5 Kant’la Sade arasındaki bağlantının, ilkinin yapıtının doğasından kaynaklandığının en açık kanıtı elbette Kant’ın (reddettiği) “şeytani kötülük”, başka bir deyişle herhangi bir “patolojik” nedenle değil de, ilke olarak, sadece kötülük olsun diye yapılan Kötülük fikridir. Kant’ın, evrensel bir maksim düzeyine yükselen (ve dolayısıyla etik bir ilke haline gelen) bu Kötülük fikrini kullanmasının tek nedeni, insanların bu derecede bir çürüme içine girmelerinin mümkün olmadığını öne sürerek, hemen bu fikri reddetmektir; ancak Kant’ın bu reddine karşılık olarak biz de Sade’ın tüm yapıtının, tam da kötülüğün bir koşulsuz (“kategorik”) buyruk derecesine yükseltilmesine dayandığını vurgulamalıyız, değil mi? Bu noktanın daha ayrıntılı bir incelemesi için bkz. Slavoj Zizek, The Indivisible Remainder, London, Verso 1996, II. Bölüm.
    6 Butler, Judith, The Psychic Life of Power, Stanford, Stanford University Press 1997, s. 28–29.
    7 David-Menard, Monique, Les constructions de l'universel, Paris, PUF 1997.
    8 Du Pré, Hilary ve Piers, A Genius in the Family, An Intimate Memoir of Jacqueline du Pré, Londra, Chatto and Windus ,1997.
    9 Alenka Zupancic, a.g.y., aynı zamanda Bernard Baas, Le désir pur, Louvain, Peeters 1992.
    10 Kant ahlakının bu önemli özelliğinin ayrıntılı bir incelemesi için bkz. Slavoj Zizek, The Indivisible Remainder, Londra, Verso 1996, II. bölüm.


    (1949'da Ljubljana, eski Yugoslavya'da doğdu. Doktorasını Alman idealist felsefesi üzerine yaptı. 1970'lerde Paris'e giderek Jacques Alain-Miller ile psikanaliz alanında çalıştı. 1980'lerde kendisi gibi Lacancı psikanaliz konusunda çalışan Mladen Dolar, Alenka Zupancic ve Renata Salecl gibi isimlerle oluşturduğu grup Avrupa'nın entelektüel çevrelerinde etkili olmaya başladı. Columbia, Princeton, New York, Michigan üniversitelerinde de dersler veren Zizek, Ljubljana Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü'nde görev yapıyor.)


    Cogito Sayı: 41-42 2005

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • 16/10/2006 - Emil Michel Cioran: aFORİZMALAR /bURUKLUK
  • Bir varlığın sırrı ile umduğu acılar birbirini tutar.

    ***

    Ölümü tozpembe görmeyenin kalbinde bir renkkörlüğü vardır.

    ***

    Her yerde olma avantajının sefasını süren, Tanrı değil Acı'dır.

    ***

    Çok önemli sınavlarda, sigaranın yardımı İnciller'den daha etkilidir.

    ***

    Her put düşmanı gibi ben de ilahlarımı, döküntülerine kurban etmek için kırdım.

    ***

    Ebediyetin nasıl EVRİM GEÇİREBİLECEĞİNİ anlamamızı yalnızca org sağlar.



    ***

    İntihara meyilli olmak, yasalara saygılı pısırık katillere mahsustur; öldürmekten korktuklarından, kendilerini yok etmeyi düşlerler, cezalandırılmayacaklarından emin olarak...

    ***

    "Tıraş olduğum zaman," diyordu yarı-delinin biri, "Tanrı değilse kim,
    gırtlağımı kesmeme engel oluyor?" İman, eninde sonunda, korunma güdüsünün bir hüneriymiş. Her tarafta
    biyoloji...

    ***

    Cennet'e en uzak nokta olan Paris, yine de ümitsizlik çekmenin hoş olduğu tek
    yer olarak kalır.

    ***

    Tanrı'nın dahi kurtaramayacağı ruhlar vardır; dizlerinin üzerine de çökse,
    onlar için dua da etse.

    ***

    Bazı ebediyet ve ateş nöbetlerinden sonra, Tanrı olmaya niçin tenezzül etmemiş
    olduğumuzu kendimize sorarız.

    ***

    Üst üste düşüncesizlik edip kendini öldürmeyi ihmal eden kişi, kendi kendine,
    acıda kıdemli birinin etkisini yapar; intihardan emekli birinin etkisini...

    ***

    Boğucu sıkıntılarımızı yatıştırmak, onları ŞÜPHELERE dönüştürmek -
    korkaklığın, o herkese açık kuşkuculuğun bize ilham ettiği strateji.

    ***

    Şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa, sanki beni ezelden
    beri BEKLİYORMUŞ gibi, kendiliklerinden geldiler - temel bir içe doğuş
    halinde.

    ***

    Kendi mezartaşını yazan bir yerkürede, terbiyeli cesetler gibi davranacak
    kadar ağırbaşlı olalım.

    ***

    Bezginlik anlarında ruhun ve mekanın en alt noktasına doğru kayarız; vecdin
    çok uzağına, Boşluğun kaynağına doğru...

    ***

    Bir hasta bana şöyle diyordu: "Benim acılarımın neye hayrı var? Acılarımdan
    yararlanabilecek, ya da onlarla böbürlenebilecek bir şair değilim ki."

    ***

    Böyle bir acı çekme iştahıyla kahrolunduğu zaman -bunun sonunu getirmek için-
    binlerce hayat gerekirdi; ruhların göçü fikrinin nasıl bir cehennemden çıkmış
    olabileceği anlaşılıyor.

    ***

    Maddenin dışında, herşey müziktir: Tanrı bile sesli bir halüsinasyondan başka şey değildir.

    ***

    Bir iç çekişn evveliyatını izlemek; bu bizi bir önceki âna götürebilir -Yaratılış'ın altıncı gününe de...

    ***

    Tanrı'nın içinde artık ilerleyemediğimiz o geceler; onu bütün yönlerde
    katettiğimiz; çiğneye çiğneye aşındırdığımız; içinden, onu ıskartaya çıkarma,
    dünyayı bir atıkla zenginleştirme fikriyle çıkılan geceler...

    ***

    İstihzanın açıkgözlülüğü olmasa, bir din kurmak ne kolay olurdu! Çalçene
    translarımızın etrafına işsiz güçsüz takımının toplaşmasına ses çıkarmamak
    yeterdi.

    ***

    Benim inanmazlıkta daha büyük bir kuvvetim ne diye yok! Tenime başka bir ismi,
    Hasım'ın ismini yazıp, onun için ışıklı tabela hizmetini ne diye göremiyorum!

    ***

    Zaman'ın içine yerleşmek istedim; oturulmaz bir haldeydi. Ebediyet'e doğru
    döndüğüm zaman, ayaklarım yere değmez oldu.

    ***

    Dini tecrübe konusunda artık sadece teferruatlı bilginin endişelerini yaşayan
    modernler, Mutlağı TARTAR, onun çeşitlerini inceler ve ürpertilerini mitoslara
    saklarlar - tarih meraklısı bilinçler için başdöndürücü olan o mitoslara.
    Artık dua etmez olunduğundan, dua üzerine uzun uzadıya yorumlar yapılır. Artık
    hayret nidaları yoktur; sadece teoriler...

    Din imanı boykot eder. Bir zamanlar, ama sevgiyle ama nefretle, Tanrı'nın içinde maceraya çıkılıyordu;
    tükenmez bir Hiçlik iken, artık sadece bir MESELE olmuştur - ve bu durum
    mistiklerle ateistleri çok üzer.

    ***

    Azizlik beni tir tir titretiyor: Başkasının mutsuzluklarına öyle karışmak,
    hayırseverliğin o barbarlığı, o TEKLİFSİZ merhamet...

    ***

    Sürüngenlik saplantımız nereden geliyor? - Son bir günaha çağrıdan, pek
    yakındaki bir düşüşten çekinmemizden olmasın sakın? Hem bu defa, tamiri
    imkânsız olup Cennet'in ANISINI bile unutturacak bize.

    ***

    Hıristiyanlık, kuşkuculuğu yozlaştırmış olmaktan dolayı ne kadar suçludur! Bir
    Yunanlı hiçbir zaman iniltiyi şüpheyle bir arada tutmazdı. Pascal'in önünde
    dehşetle gerilerdi; hele Haç'tan beri tinin değerini düşüren o ruh
    enflasyonunun önünde, daha da fazla...


    Burukluk/Metis Yayınları

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    şişko sıska -

    Tırtıl deliklerim

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • Arkadaşlarım
  • e-posta
  • RSS
  • -
  • antoloji'de ben
  • antolojim'de ben
  • ev2 (pwd için danışın)
  • bloggar'm
  • diğer blogcum
  • youtubem
  • sozluk
  • kult b.kurgu
  • k.delik vs.
  • snowqueen
  • tas
  • sozluk2
  • upload
  • live unfaithful
  • kus
  • iqtet
  • gezegende yas
  • uyduda kg.
  • timetravel
  • warp hizi prog.
  • evren ve jeo.devirlere..
  • metal bolumu mucka
  • zagor,hellingen
  • res.roman forum
  • zagor&supermayk
  • zagor, live
  • zagor,mayk2
  • zagor,hell,kiki manitu
  • zag,hell,kikki2
  • zagor&helling.3
  • akvaryum dünyası
  • emoticonunuzu yaratın:)
  • dunya siir
  • iqtest2
  • guzeloyku
  • askolcer
  • miniclip
  • siir dinledinlet
  • kg.
  • kod prog.
  • karısıkod
  • fare kod
  • lovepoems
  • tchorg
  • seviyo:)
  • tchshb

    Kategoriler


    Image Hosted by ImageShack.us turkuaz
    Image Hosted by ImageShack.us cinskediguzel
    Image Hosted by ImageShack.us kartopum
    Image Hosted by ImageShack.us geda
    Image Hosted by ImageShack.us nimo
    Image Hosted by ImageShack.us cicibisiiy
    Image Hosted by ImageShack.us lrem
    Image Hosted by ImageShack.us ehicran
    Image Hosted by ImageShack.us papatyadiyari
    Image Hosted by ImageShack.us sophia
    Image Hosted by ImageShack.us yaramazbebegim
    Image Hosted by ImageShack.us kasimpati
    Image Hosted by ImageShack.us bebekler
    Image Hosted by ImageShack.us iremnur
    Image Hosted by ImageShack.us enzondigital
    Image Hosted by ImageShack.us polyanna
    Image Hosted by ImageShack.us shadowgirl
    Image Hosted by ImageShack.us nilayak
    Image Hosted by ImageShack.us sihirlibahce
    Image Hosted by ImageShack.us katarsis
    Image Hosted by ImageShack.us obolukbasi
    Image Hosted by ImageShack.us thelosthighway
    Image Hosted by ImageShack.us beklemeodasi
    Image Hosted by ImageShack.us dusbahcesi
    Image Hosted by ImageShack.us nurtenaltinok
    Image Hosted by ImageShack.us kubradener
    Image Hosted by ImageShack.us nihatgenc
    Image Hosted by ImageShack.us berrinsulari
    Image Hosted by ImageShack.us huznunhikayesi

  • Sayfa: 1 - Toplam: 7
    | Sonraki Sayfa
    YouNeverCall
    Hicham Aboutaam



    C






    Get your own! Go Large!Cursors - Get this
    Falling Objects

    Image hosted by Webshots.com
    by xanal0n



    TV'de Bugün
    sitene ekle


    Ziyaretçi Defterini Oku Image hosted by Webshots.com
    by xanal0nImage hosted by Webshots.com
    by Ziyaretçi Defterine Yaz