|
|
,
Öyküme bir ön yazıyla başlayayım:
a.Daha mutlu bir dünya için :Faust`tan bir alıntı pasaja dayanarak, yapabileceklerimiz hk.... (Yazı)
Eğer kendilerini insanoğlu içindeki birbiri’yle ve ya da kendi’yle tomar halinde kamaşmış şeyler’e göre algılama eğilimindeyse batı yakasının idare edici mevkilerdeki teorisyenleri, Faust’taki bazı yerleri çok daha dikkatlice okumalılar. Ne deniyor, hangi cümlelerde ne var, buralardan ne(ler) çıkarılabilir, hangisi bunların uygulanabilir… Öyle ya, gidip çiçekçiye bütün çiçekleri alacağım dersen ve adam sana kaktüs cinsli bir şey de verirse ki olasıdır, o zaman neden hastanelik oldum deme hakkın olabilir mi hiç? - Faust’tan bir pasaj vermeden önce, yine aynı kitaptan bazı dizelere dikkat çekmek isterim:
Faust: “Zavallı şeytan bana ne verebilirsin ki…. Bunları mı sunacaksın? Göster bakalım, Koparılmadan çürüyen meyveyi, Her gün yeniden yeşillenen ağacı!”
Mefisto: “İyice düşün, Bu sözlerini unutmayacağız.” Faust: “Bana sonsuz hakkın var; Gafil bir kibirle konuşmadım, Varolduğum sürece kul kalacağım, İster senin ister başkasının.” Mefistofeles: “Hemen bugün, yeni doktoranı yemekte kutlarken, Hizmetkarın olarak yapacağım görevimi. Ancak bir şey daha- ölüm var, kalım var, Birkaç satır rica …..” Faust: “Bir de yazılı belge mi istersin….” …….
Aldığın şeye dikkat edeceksin, yaptığın işe özverini vereceksin, güzel bir dünya için güzel uygulamalar getirip sonra sabredeceksin… -
1.Hani bize derler ya çok toplumsalız diye. Halbuki dört bir tarafa bakıyorum Türkiye’de, fırsat verilse yeteneğini ortaya koyacak sürüyle insan var –mesela, parasız pulsuz, köyde yaşarken klasik müzikle resim yapanlar; Bolu’da dağda Kızılderili giysileriyle yaşayanlar, bir de Amerika’dan Kızılderili konuk ağırlayanlar; itfaiyede memurken evde geceleri sabaha kadar stilistlik yapanlar , ki bunun itfaiyedeki bir arkadaşı da şiir yazıyordu… Bu bolluktan olacak ki, program yapımcısı şiir yazana odaklanmamıştı o sıra tabi:) Bir örnek daha verirsek, futbol maçlarına antrenör kesilir nerdeyse tüm fanatik taraftarlar Yani toplumcu algılayışlarımız kadar bireyseliz de aslında, ve ama eğitim gerek herkese … Aldığın şeye dikkat edeceksin, yaptığın işe özverini vereceksin, güzel bir dünya için güzel uygulamalar getirip sonra sabredeceksin…
2.Faust yukarıda şeytanı küçümserken Tanrı’yı övüyor görünüyor; her gün yeşillenen ağaçlarla, koparılmadan çürüyen meyvelerde… Ama küçümseme işini Tanrı’ya sevgisinden mi yapıyor yoksa neden acaba –konulara alakasızlığı had safhadaysa ve bu varsa, sanırım en berbatı: Mefisto “bu sözlerini unutmayacağız” derken tanrılaşmış bir havaya bürünmüş. Ama bir başka yerde de”hizmetkarın olacağım” diyor. Faust “ya sana ya başkasına kull kalacağım “ derken, yazılı belge istemesine köpürüyor (haklı olarak bence) ki bu şiddetli tavırlar da gene yukarıda bahsettiğim yere referans çıkıyor:” “Zavallı şeytan bana ne verebilirsin ki….” Yani çapraşık bazı durumlar var. Batı uygarlığında yönetici kıvamındakiler sanat eserlerinden, büyük yerlere yerleştirdikleri insanlardan bu tip bulanmışlıkalrı sadece alıyorlarsa, savaşta ya da barışta, her ne olursa olsun.. bunlar ortaya çıkıyorsa vay halimize.
Bilinçli insanlar gerek her yere. Kölelik zamanlarına geri dönelim ve Mefistofeles’in ve Faust’un iki sözünü hatırlayalım: Mefisto:“Hizmetkarın olarak yapacağım görevimi” Faust: “Varolduğum sürece kul kalacağım, İster senin ister başkasının.”
Bu iki cümleye birbiriyle bir bağ kurdurmaya çalıştığımda, garip oluşumlar fark ediyorum havada ve bazı mantalitelerin hizmetkarlık-patronluk, ve hatta sevgi-aşk-nefret gibi şeylerde ne tip çıktılar alıp garezler üretebileceğinden tiksiniyorum. İnip yayılıyor sanki bu. Aynı şeyler sizde oluyor mu ya da kaçımızda var bu bilmiyorum ama ruh kamaşmaları bu dünya için tasarlanmış olamaz.
Bu bir eserdir ve özellikle, yazarın iç dünyasını yazarın kendisinde aramak gerekir eserlerinden çok belki de, ya da her olguyu yeterince süzebilen yaratıcı, esnek beyinler gerek. Ne amaçla neye dayanarak bir eserin yazıldığını bütüne yakın bulabilirlerse, barış üretmek için daha çok yol bulabilirler. Varyasyonları hızlandırmalı. Bilgisayarda oyun oynayan veya okulda cinnet geçiren çıkıp herkesi tarasa idam ediliyor veya hapse atılıyor.
Belki de her şey biraz karmaşık geliştiği için böyledir. Bilim bile tepeden inmiş. Ama nerden nasıl gerçekleştiği gerçekten önemli mi? Böyle karmaşıklıklar bence hayatta akışına bırakılmalı, (ama) alt-üst diye safha-süreçler şekline sokulmamalı.
Kıvam Meyil Eğilim
- Yukarıda değindiğim pasajı şimdi, veriyorum:
…“Faust: Zavallı şeytan, bana ne verebilirsin ki? Yükseklere göz dikmiş insan bilincini, Senin gibiler kavrayabilir mi hiç? Sendeki gıda doyurmaz insanı, Elindeki kızıl altın, cıva gibi, Avcun içinden akıp gider, Senin kumar masalarında, Kimse kazanmaz, Daha sarılırken başkalarına bakar, Göndereceğin kızlar, Vereceğin itibarın tanrısal gururu, Kuyruklu bir yıldız gibi, Kayar gider; Bunları mı sunacaksın? Göster bana bakalım, Koparılmadan çürüyen bir meyveyi, Her gün yeniden yeşillenen ağacı!
Mefistofeles: Bu türden bir görev beni korkutmaz, Sunabilirim öyle hazineleri. Ama, arkadaşım, gelmedi mi zamanı, Dostluğumuzu sakin bir biçimde, Kutlamamızın güzel bir sofrada?
F: Bir gün doygunluk içinde, Tembel tembel uzanırsam yatağıma, Sonum gelmiş olsun! Gözümü boyayarak yalanlarınla, Beni bana yutturabilirsen eğer, İşte o gün, son günüm olsun! Giriyorum bu bahise! M: Tamam.
F: İşte elim; Eğer yaşadığım bir an için desem ki: Dur, geçme! Ne kadar güzelsin! Hemen vur beni zincire, Severek yok olup gidebilirim! O zaman ölüm çanları çalsın, Hizmetimden çıktın demektir bu, Saatler dursun, yelkovan düşsün, Zaman benim için bitmiş olsun!
M: İYİCE DÜŞÜN, BU SÖZLERİNİ UNUTMAYACAĞIZ.
F: BUNA SONSUZ HAKKIN VAR; GAFİL BİR KİBİRLE KONUŞMADIM, VAROLDUĞUM SÜRECE KUL KALACAĞIM, İSTER SENİN, İSTER BAŞKASININ.
M: HEMEN BUGÜN, YENİ DOKTORANI YEMEKTE KUTLARKEN, HİZMETKARIN OLARAK YAPACAĞIM GÖREVİMİ. ANCAK BİR ŞEY DAHA- ÖLÜM VAR, KALIM VAR, BİRKAÇ SATIR RİCA EDECEĞİM.
F: BİR DE YAZILI BELGE Mİ İSTERSİN, SENİ TİTİZ ADAM! HİÇ Mİ BİR ERKEKLE, ERKEK SÖZÜYLE KARŞILAŞMADIN? YETMEZ Mİ, GÖRECEĞİM GÜNLER BOYUNCA, SÖYLENMİŞ SÖZÜMÜN SONSUZ GEÇERLİLİĞİ? DÜNYA, VAHŞİ BİR HIZLA AKIP GİDERKEN, BENİ VERİLMİŞ BİR SÖZ MÜ TUTACAK? AMA BU DELİLİK BİR KEZ YERLEŞMİŞ YÜREĞİMİZE, KİM ONDAN KURTULMAK İSTER Kİ? SADAKATI KATIKSIZ OLARAK GÖNLÜNDE TAŞIYANA, NE MUTLU! HİÇBİR ÖZVERİ, BOŞUNA DEĞİLDİR ONUN İÇİN. AMA BİR KAĞIT PARÇASI, İMZALI VE MÜHÜRLÜ, HERKESİN KORKTUĞU BİR HORTLAKTIR.
Daha kalemdeyken sözcükler ölür, Ve kağıtla balmumu egemen olur. Ey kötülüğün ruhu! Benden hangisini istersin: Demir, mermer, parşömen, kağıt? Keski, hakkak, kalem? İstediğini seçmekte özgürsün.
M:KOnuşurken ateşli abartmaları, Ne kadar sevsen de, Bir parça kağıt iyidir her zaman. Küçük bir Damlacık kanla, İmza atarsın.
F: eğer tümüyle tatmin olacaksan, Bu saçma oyunu oynayalım.
M: kan, çok özel bir sıvıdır.
F: Anlaşmayı bozacağımdan, Bu kadar da korkma! Bütün gücümle istediğim, Zaten sana verdiğim sözdür. Kendimi devaynasında görmüştüm; Ama seninle aynı rütbedeyim. Büyük ruh beni horgördü, Kapandı bana doğa. Düşünce silsilesi kopukluğa uğradı, Her türlü bilgiden iğreniyorum artık. Duyularımızın derinliklerinde, Közleşmiş tutkuları söndürelim! Büyü perdelerinin şimdiye dek gizlediği, Bütün mucizeler artık bizim olsun! Zamanın uğultularına atılalım, Olayların akışına bırakalım kendimizi! Böyle olunca işte, acı ve haz, Başarı ve hayal kırıklığı, Diledikleri gibi sökün etsinler; Ancak eylemlerinde dur durak bilmeyenler, Kendilerini erkekten sayabilirler.
M: Ölçü ve belirli bir hedef, Söz konusu değildir sizin için. Her şeyin tadına bir bakmak, Geçerken bir şeyler yakalamak istediğinizde, Ben yarasın diyeceğim sizin beğendiklerinize. Yeter ki bulduklarınıza aptallaşmadan el atın!
F: Duydun ya sevinçten sözeden yok. Yalpalamaya adıyorum kendimi: Acı dolu hazlara, Aşkın nefretine, Can veren hayal kırıklığına, Ve bilgiye susamışlığından, Kurtulmuş olan gönlüm, Kendini bundan böyle, Hiçbir kedere kapamayacaktır; Bütün insanlığın kaderi neyse, İçimdeki benle tatmaktır dileğim, En yüksekte ve en derinde ne varsa, Kavramak istiyorum tinimle; İnsanların mutluluk ve kederini, Gönlümde üst üste yığıp, bendeki beni, Onların benlerine eşit kılmak, Ve sonunda, aynı onlar gibi, Yıkılmak istiyorum ben de.
M: Ah, inan bana, Binlerce yıldan beri, Bu sert yiyeceği çiğneyip durdum, Ama hiçbir insana rastgelmedim, Beşikten mezara gidene kadar, Bu eski hamur mayasını sindirmiş olsun! Benim gibilere inan, bu bütün, Ancak bir Tanrı için yapılmıştır! Kendisi, Sonsuz bir görkemin içindeyken, Bizi karanlığa attı, Ve bütün bunların arasında, Sizin işinize yarayansa, Gün ve geceden başka bir şey değildir.
F: Ben gene de istiyorum!
M: Kulağa hoş gelen bir söz! Yalnızca bir kaygım var: Zaman kısa, sanat ise uzun. Belki öğüdümü dinleyip, Kendinizi bir ozan yerine koyarsanız, Böylece de düşüncelere dalıp, Bütün asil nitelikleri, Kendi onurlu başınıza yığarsınız: Aslanın korkusuzluğunu, Ceylanın hızını, Bir İtalyanın ateşli kanını, Bir Kuzeylinin kararlılığını. Böylece erersiniz sırrına, Mertlikle kurnazlığı birleştirmenin, Ve bir plana uygun, kendinizi, Sıcak gençlik duyguları içinde, Sevdaya salmanın bir yolunu bulursunuz. Eğer bunu yapabilen birini tanısam, Ona bay Mikrokosmos derdim.
F: Ben neyim peki, imkanı yoksa, Bütün düşüncelerin dönüp dolaştığı, İnsanlık tacını elde etmenin?
M: Sonuçta neysen o’sun. Başına, Kıvırcık saçlı bir peruk da taksan, Ayağını, Kaidelerle arşın arşın yükseltsen de, Her kimsen hep o olursun.” …
Faust, Goethe, Öteki Yayınevi, s.67-73s
--
b. Ruh Kaldırımı
‘Ruh kaldırımında ilk günler hep. Başlamak için çıkıyoruz; şeyler, başladığımız. Yani başlamak için çıkıyoruz başlamışlıklarımızdan. Bir halinde yumak olan ruhumuz, ruhlarımızın içinde geziniyor, tek ruh halimizin…”: Söylene söylene gidiyordu sokakta adam düşüncelerinde. Elinde bilgisayarın cam arkasında şiir yazanlara bırakılan notlardan derleme yeni jenerasyon bir kalın antolojiyi okuya okuya. Menekşe Gülay’a bırakılan notla bağdaştırmaya çalıştı bunları, kitaptan algılarını:” Sensizliğe borcum, yokluğundan ise alacağım var.” Ne güzel demiş Ayşegül Tezcan, her zaman için çok doğru; insan çok sevilir ve severse, ayrılıklar harici bile bu böyle. Peki, lamı cimi yok, tez salalım unu eleğe sonra da eleği duvara; karşıdan bir yerden belki de çok uzaklaşmış olarak ufuktan gördüğümüz alacaklı gölge de bize borcunu vermek için aynı bizim yaptığımız gibi siyah ile beyaza danışacak mı, yoksa geçip bir köşeye oturup da saatleri mi sayacak duvarın tuğlalardaki? Yine de, doğru bir dine ulaştırmak için, aslında zıt kutuplarla dönüyor belki de bu evren; Yin ve Yang’ın daha üst bir aşamasına geçebilecek miyiz? Sonuç olarak, en tembelinden bir kimse bile su içmek için musluğa gidecektir kendi başına yaşıyorsa eğer. Kim derse ki ayrılık bahane, eği(lim)mli yolu düzlemek için çırpınmalı; kim derse ki bu bahaneler birer bahane, yola ulaşmaya çalışmalı. Ve kim derse ayrılık ayrılıktır, düzlediğini de artık çıkınına alması gerekir. `SEVİNÇLERİNİZİ ÇOĞALTARAK,ÜZÜNTÜLERİNİZİ KISALTARAK ANLATINIZ..` diye belirtmiş MONTAİGNE’den mucize. Her şey birbirine etkir evet; bu koşullar altında ‘çoğaltmalar’, yansıtacaktır dürüstlüğümüzü. Borcum borcun olduğuna göre, (kendim adına alacağın) alacağım şey de çoğaltmalarım; o halde neden kısaltarak yazamıyorum.
Tunalı’ya çıktığında sanki insanların yüzünü az görüyorsun, ya da belki ona öyle geliyordu. Belli belirsiz maskelerin ardındaki insanlar ya koşuşturmacalarında ya da mutlu mutlu güle oynaya ilerliyorlar. Bunun ille de arası olmalıysa, bu yoldan geçenlerin arasına kendisini yerleştirebilirdi belki de, bir gözlemci olarak. Peki ya Einstein’ın ruhu, hareketli denen o trende dışarıda uçuşup giden güneşin ışınlarına bakarken olan biten neydi, güneş ışınları mı yoksa mesleğinin aidiyeti laboratuvarda yaratılan antiparçacıklar mıydı gördükleri. Hem bir de, zaten atom altı çarpıştırıcılarda sanal yaratılan parçacıklar ,neden bir de anti parçacık olmaya gerek duysun ki? Ama hiç de atıl görünmüyorlar… İnsanların yüzleri, Batı Dünyası klasiğindeki o yüzü yokolmuş robotua örtülen parlak, metalik entariye ne kadar da benziyor. Gerçekten ordalar, ama artakalmış hurdalar gibi de yorgun. Bir robot nasıl yorulabilir; eğer buna bir gün bir anlam bulunabilirse, belki de atom saatlerinin ölçümlerindeki hata olasılıklarının da önüne geçilebilir. Çok şaşırtıcı, sevinçlerindeki üzüntülerini kırsal ıraksayan böyle bir şehirde umarsız bir şekilde düşünceli gezmesi insanların. Gerçi farklı da değiliz, burdayız anlamında, ama bunu neye borçlu olabilirler… Evet buradaydı, ordaydı adam, ve kadın, yani orda, şimdide anlatıldığı için di’li geçmiş …
Yokuş aşağı inen kıvrılan düzengeçlerden aşağı inerek o da kıvrılışa uydu evrenin, ve doğrularak ve omuzlayarak kainatı harita metod’da Atlas, Kızılay’daki eski Tarım Orman ve Köyişleri huzurunca Karanfil’e sağa saptı çıkarak Olgunlar’daki umut doğuran kitapçılardan. Hayatın düzengeçliğin içindeki yüzgeç ve solungaçları kendi teflon süzgeci atardamarlarından toplardamarlarına aktararak, bir soluk verme amacındaydı ‘aman sen de düzenmiş geçç’lerine ruh geziniş’lerin. Şu ‘Asmalı’ mı neydi, hayali o asmaların önünden geçerken yine o çocuk ordaydı. TRT’ye seslendirme sanatçısı sevecen çığırıcı, çılbır yapıyor çaya çimen köylü çocukları: Yoldan geçenleri çağırıyor daha sakininden bir Pakize Suda. Kaç kişi cafeye girerse kar, zaman işliyor. Aman ne çok olduk birdenbire, haydi hayırlara vesile! İçerdeki sedirden bozma duran yastıkların haline duacı revaççısı fal bakan ayaklıklı esnafımız da var –kadirşinas ve tecrübeli; fala inan fallı da kalama. herkesin gönlü hoş olur, ala, müşterilerin ve hatta müşteri adaylarının sağ el hayat çizgileri kısa olsa bile yarınları parlak … Seslendirmeci çocuğun gözleri, gözleri cam gibi; buzlu camlar yansıtmıyor anı, geleceği everiyor. Şen kahkahalarla sarsılıyordu ortalık, sokaktan geçen adam artık kafeden içeri adımını atacakken…
Sıcak çikolata söyledi pamuk şeker yemek için, yazın on ikisinden iki saat beri. Saat 14:20’de, biraz da çabuk, toparlandı ve Karanfil’in devamına doğru seğirtti. Vantroloğun bir metroda otururken kedi kuklasını gizlice sırt yüzgeçlerinden kavradığı anlamınca eli belinde gündüz gölgeleri yürürken ayrılık tasmasında ipodda müzik dinleyene gülerler; işin tuhafça açmazı, anlamaksızın ama… Öyle ya, SSK’lara tapınmalıymışız, sapmalı Sakarya’lara… :Hastaneler, insan kurtaran hastaneler, insanların kendini yakıp getirildiği hastahaneler, parmaklarının geri dikileceği hastaneler kavgalara karışanların ; balık istifi tablalar, tablaların üstünde cansız bakan balyalar: Tabi, neyi ne için yaptığını biliyordu. E, ne yani, hemen önündeki tezgahtar balıkçıların neden artık daha isteksiz bağırdıklarına dair duyumsadığı iç-kehanet ille de yalan mı olmalı?
Bütün bir günü geçirdi. Hava kararmıştı artık soluğu dönercilerde aldığında. Zafer Çarşısı taraflarından işlerini bitirmiş gelmiş ve gene Karanfil’e sapmıştı. Oturduğu masada ekmeği ağzına sokmaya çabalarken aklına bir fikir geldi. Neden Faust’un o filminde gördüğü sahneyi sahneye koymasındı ki. Tedricen veya bodoslama, Suflenin olasılığı en aza indirgenecek veya olmayacak, bir damla suda ölmek; hayatta çok saçmalayan var ve bunu dürüstlüklerini mutlulukları dürüstlüklerini gösterdikleri için sanılırlar. Şu döner yediği masa tahta değil alelade plastikti ama pekala ortasına bir delik açılabilirdi; tahta masa bulunamamasından doğacak anlamcıl hasarı, mutlaka matkap bularak ama geçiştirmek gerekirdi herhalde; matkabı nerden bulacaktı? Giderek Faust’tan dem vurmaya başlıyor olabilir miydi? Derhal kalktı yerinden; döneri elinde ağzına yakın, kemeri belinde, ekmeğe sarılı kağıt aralarından düşen et parçaları arasından kemire kemire tırnaklarını sokaklara daldı!...
Çalınmış olmak var mı? Ruh tomarı yüzler var kaldırımlarda, yüzü olmayan ruh gezinen arabalarsa asfaltlarda. O delici burguyu belki de asfalt için istemişti, çünkü kendisi de bir insandı. Gülliver’in son bölümlerindeki ve ‘hayatı’ndaki Swift’ gibi mi davranacaktı, yoksa alıp başını kumlara mı gömecekti… İkisini de birbirine bulamaç etse sıkılıp, geriye kalan Yin ve Yang’da mor gözlükleri var ellerinde döner bıçaklıların, kale arkası var, dörtgözleşmiş ve hatta petekleşmiş ikiz kuleleri var gözlemciliği sıyırmış rüzgar gülü bir baykuşun -çin çin de çin çin... Peki ya kaldırımların silah kullandığını reddedebilmek bütüncül mü? Eğer doğruysa, bunca araba kendi kendine çalışmış demektir. Adı üstünde, auto …
Kendimizden kendimizi, fark edişten şahitliğimizi; otobanda yayalar yok, arabada ise çok. Ruh ruhken insan içi’nden ruhu verdiğinde ve ruh ruhken ruhunu teslim ettiğinde!... Bir mi ölümle yaşam. Birse birinin diğerinden fazla olmaması gerekir diye düşünülür. Bu bir parçacığa da uyarlanabilir miydi, insan da çeşitli kanunlara göre devinim sergileyen bir maddeydi? Eğer böyleyse adam böyle yapmalıydı: Eve gidince kitabını eline almış, masasında bir yerlere iliştirmeye çalışmış onu, bilgisayarındaki notlar ve klasörler arasında deyim yerindeyse yine kaybolmuştu. Tüm gök çıngırakları bu kadar keskin netlikte birbiriyle uyumluysa, saatler sonra o’na biraz uyumak üzere gideceği kanepe neden görünmez parmaklıklarla örülüydü? Sarmaşıklar sadece yaz evini kuşatır, bir de ebedi bahar yelini… akın akça © cic
bu aslında bilimkurguya giriyor biraz, ama cii adresim haricinde buraya da asıyorum.
|
2007-09-24 11:53:01 - AKIIIIIIIIN PABUCU YARIIIIIIIIIM:)
Bu aralar "bizkaçkişiyizcom" da oyalanıyorum.
Görüşmek üzere canım,sevgiyle...