|
MIRILTI BALIKLARI
Derin bir meditasyonda yırtıcı bir ses duydu Martı Ustası. İçi ürperdi. Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Öğrencisi hayretle odaya girdi. “Efendim! İyi misiniz? ”
Hassas çocuğa baktı. Dışardan algılamış yardıma gelmişti. Kulaklarında çınlayan cümleyi aynen tekrarladı. “Nagura Takagure. Onu bul ve sen ya da o ölmeden durma! ”
İçi kavruldu Martı Ustası’nın. Kılıcı bıraktığı yıllardan sonra derinliğinde ilk kez böyle bir şeyi duyuyordu. Uzun yıllar inzivada en büyük hakikati arıyordu. Şimdiyse bu garip emir. Bu düş. Bu vizyon… Anlaşılmaz ve korkunçtu.
Büyük Usta’ya gitti. Sessizce dinledi onu Dağın Işığı, Shan Tau. “O çok büyük bir kılıç ustasıdır oğlum. Ona ne isim verdiklerini biliyorsun.” Başını salladı Martı Ustası. “Evet, biliyorum, Yaşayan Kılıç. Nagura Takagure. Rhan kuşatmasında tek başına bir bölük kılıç ustasını yendiği söyleniyor. Kimilerine göre içinde bir şeytan var.”
Büyük Usta onayladı. “Gördüğün vizyonun ilahi bir kaynağı olduğuna inanıyorum ama kalbim kaygılı. Onunla karşılaşmanın senin sonun olacağını düşünüyorum”
Martı Ustası hüzünle onayladı. Yıllar önce bir kılıç ustasıyken bile Nagura’dan yetenekli bir öğrenci olarak övgüyle bahsedildiğini duymuştu. Şimdiyse yıllardır kılıç tutmamış bedeni ile kazanma şansı yoktu. Olsa da artık savaşmak benliğine çok uzaktı. Dağın Işığı başka bir şey söylemedi. Sessizce oturdular.
Sonraki günler huzursuzlukla geçti. Geceleri çığlıkla kâbuslarından uyanıyor, Nagura’nın adı aklında yankılanıyordu. Saatler boyu düşünüyor bir çıkış yolu bulamıyordu. Sıkıntı dayanılmaz bir hal aldığında Büyük Usta’dan izin alıp Kaplan Gözü Tapınağı’ndan ayrıldı. Belinde yıllar önce kuşandığı kılıcı Günkırpışı asılıydı.
Yolculuğu uzundu. Uzak kaldığı dış dünya renkleri, kokuları ve insanları ile tuhaf, çarpıcı geliyordu.
Yaşayan Kılıç namlı, Nagura, Nihon Dağı eteklerindeki Ateş Taşı Gölü’nde yaşıyordu.
Güneş akşam kızıllığındayken kulübesini gördü Nagura Takagure’nin. Kılıç Ustası kulübesinin kapısında bağdaş kurmuş, gölü izliyordu. “Hoş geldin Martı Ustası” Bu cümle rahibi durdurdu, derinden sarstı. “Vizyonları sadece kendinin gördüğünü düşünmüyordun ya? ” Gözlerine baktı. “Tuhaf, öyle sanıyordun demek. Gel otur. Senin için çay hazırladım”
Tetikte durdu Martı Ustası. Sessizce çaylarını içtiler. Her ikisi de çay içişlerinde diğerinin konsantrasyonunu ölçüyordu. Adanmışlıklarını.
“Bu gölün ilginç bir hikayesi vardır Martı Ustası” diye başladı Yaşayan Kılıç. “Göklerden bir ateş dağı düşmüş buraya. Belki binlerce yıl önce. Zamanla suyla dolmuş ve göl olmuş. Ancak hikâyenin garip yanı bu değil” Keskin gözleriyle ince ince ustanın tetikteliğini süzdü. “Seninle bugün karşılaşmayacağım. Bu konukseverliğime hakaret olur. Senin kılıcını elinde tutmanda konukluğuna hakaret olur.” Martı Ustası eğilip selam verdi. Kılıcını kaldırdı ve bedenini gevşeterek dinleme meditasyonuna geçti. Öyle ki öldürülse bile huzurunu bozmayacaktı. “Evet, nerede kalmıştık. Gölde. Biri bir gün bu gölde tuhaf balıkların yaşadığını görmüş. Avlamışlar, balıkları yiyenlerin hepsi ölmüş. Tümü sayıklıyor bilinmeyen bir dilde konuşuyorlarmış. O zaman o balıkların önce büyülü olduğunu düşünmüşler. Sonra o gök taşıyla tohum halinde dünyaya geldiklerini anlamışlar.” Martı Ustası çayını yudumladı. “Güzel bir öykü” “Evet, güzeldir. Bu balıklara Mırıltı Balığı derler buradaki köylüler. Yarın sen ya da ben bu dünyadan gideceğiz. Bilmeni isterim ki bu benim arzum değil. Ama kılıç kullananlar kendi arzularını daha en başta bırakmayı öğrenirler.” Martı Ustası içini çekti. Evet gerçekten de öyleydi. “Son kez onları görmek istiyorum, Mırıltı Balıkları’nı. Bana eşlik eder misin? ” Martı Ustası ikirciklenmeden “Evet” dedi. Birbirleriyle buluşmalarını sağlayan kaderin ağını hissediyordu. Karşı koymadı.
Gece dünyayı yumuşak ezgileriyle örterken Yaşayan Kılıç’ın kayığıyla göle açıldılar. Krater Gölü derin, yumuşak dalgalarla parıldıyordu. Ay tepelerindeydi, billur ışıltılar her iki adamı da hayran bıraktı. İkisi de eğitimliydi. Bir güzelliğin karşısında susmayı hatta akıllarının seslerini bile yutmayı öğrenmişlerdi.
İki saat boyunca kıpırtısız izlediler. Sonra suyun altında ince hareketler işittiler. Martı Ustası’nın heyecanını fark etti Yaşayan Kılıç. “Korkma, Mırıltı Balıkları geliyor. Bu dünyadan olmayan akıl sahipleri.”
Martı Ustası nefesi kesilerek ışıltılı bedenleri, kümeler halinde yüzeye yaklaşmalarını, garip danslar yapmalarını çevrelerini sarmalarını izledi. Öyle bir an geldi ki ölüp de göğün cennetlerinden birine gittiğini düşündü. Ve sonra ansızın mırıltıları işitti. Bin bir ses, Aşkı anlatan, gülüşleri, yaşamı, doğurmayı, doğmayı, büyümeyi, tüm evreni ve hasret çektikleri kendi dünyalarını.
Martı Ustası ağlamaya başladı. Utanarak Yaşayan Kılıç’la göz göze geldi. O da ağlıyordu. Dinlediler mırıltıları sessizce. Sonra Martı Ustası acıyla sordu. “Çocuğun var mı? ” Nagura gözleri yaşlı baktı. “Evet vardı. Rhan kuşatmasında bir grup köyü savunuyorduk. Sadece iki yüz adamdık. Karşımızda eğitimli iki bin asker vardı. O savaşta kaybettim onu. Daha sonra da kendimi. Bir katliam yaptım. Gencecik yüzler, savrulan ekinler gibi uçtular intikam ateşimin öfke rüzgarında.” Ağlıyordu. “Çok zalimdim Martı Ustası. O savaşla ismim duyuldu ama ben kılıcımı bıraktım. İnzivaya çekildim senin gibi” İşte kader karşılaştırdı ikimizi. Şüphesiz ölmeyi hak ettim ben. Ama yine de düşkünlük göstereceğimi sanma. Sen nasıl uyacaksan, ben de emre uyacağım. Yarın kendini iyi kolla”
Sonra kıyıya döndüler. Bir ateş başında derin bir meditasyona daldı ikisi de. Uyumadılar ve ölüme hazırladılar benliklerini.
Gün ışıdığında kılıçlarını aldılar ve güneşin taze çiğlere dokunduğu an karşı karşıya geçtiler.
Her ikisi de konuşmuyordu. Rüzgâr fısıldıyor, yapraklar taze kokularını salıyor, sakin gölün yüzeyi yumuşak ezgileri taşıyordu.
Yaşayan Kılıç, gözleri kapalı kılıcı aşağıda bekliyordu. Martı Ustası ise kılıcını yukarı kaldırmış tüm vücudunu kulaklarına yönlendirmişti. Gölü dinliyordu. Balıkları dinliyordu. Ölmeden önce seslerini son kez duymak istiyordu. Sonra ansızın bir çığlık işitti. Nagura uçarcasına koşuyordu. Gözlerin göremeyeceği bir hızda Martı Ustası sırtını döndü ve o anda balıkların sesini işitti. Yüzünde bir gülümsemeyle kılıcını yere attı. Yıllardır aradığı en büyük hakikati ansızın görmüştü. Tüm varlığı çözülüyor, sonsuzluğa dönüşüyordu. Yaşayan Kılıç son hamle için havalanmıştı. Yüreğini parçalayan anda bu büyük değişimi gördü. Ancak kılıcını durdurmak için çok geçti artık, hamlesi havayı kesti, canhıraş bir çığlıkla Martı Ustası’na indi.
Güneş bir anda tüm dünyayı aydınlattı. Gölün yüzeyi ve Martı Ustası.
Martı Ustası, sessizce kılıcın çarpmasını bekledi. Sonra dönüp baktığında paramparça olmuş kılıç parçalarını gördü. Un ufak olmuş parçalar her yana saçılmıştı. Kendisi yara almamıştı. Nagura Takagure’ye neden Yaşayan Kılıç denildiğini anladı. Hayranlıkla selam verdi. Kılıcı ruhunun öylesine parçasıydı ki, son emriyle parçalanmıştı. Ve bu uğurda canını vermişti. Zerreler halinde gölün yüzeyinde dalgalanıyordu Nagura Usta. Akşam güneşine dek, yanında kaldı Yaşayan Kılıç’ın.
Sonra bin bir şarkılarıyla karşıladılar dostlarını, Mırıltı Balıkları.
Süleyman Sönmez 18 - 20 Nisan 2005 |